Teveccüh ve murâkabe

Murâkabe kelimesi mufâale babındandır. Mânâsı: Allahu Teâlâ’nın kulunu görüp gözetmesi ve kulun Allahu Teâlâ’yı hiç unutmadan zikretmesi, kendisini görüp gözettiğini bilmesi ve tefek­kür etmesidir.
Cenâb-ı Hakk, Kâdir-i Mutlak şöyle buyuruyor:
اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا
“…Şüphesiz Allah sizin üzerinizde görüp gözetleyicidir.” [1]

Yine Cenâb-ı Hakk buyurmuştur ki:
وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ رَقي۪بًا
“…Allah her şeyi görüp gözetir.” [2]

Murâkabe kalbin, zât isminin mânâsına tam iman ederek buna dalması ve kendini yok bilerek buna devam etmesidir, hiç bir an Al­lah’tan gâfil kalmamasıdır.

Ehlullah buyurdular ki: “Murakâbe kelime manası itibariyle bir şeyi karşılıklı olarak gözetlemek demektir.”
Murâkabe Allah (c.c)’na vâsıl olmak için müstakil bir yoldur.
Hakîkat tâlibi bilmelidir ki Cenâb-ı Hak her an onun halini gör­mektedir ve her an onunla beraberdir.

Teveccüh ve murâkabe, nefyü isbattan yüksek ve üstündür. Cez­beye daha yakındır. Sâlik murâkabeye devam sayesinde vezâret mertebesine varır. Ona mülku melekûtta tasarruf müyesser olur. Gö­nüllerden geçenlere müttalî olur. Bâtını hidâyet nurlarıyla nurlanır. Kim murâkabeye devam ederse gönlü daima derli toplu olur ve kalbi daima Allah (c.c)’na yönelik olur. Bu hale büyükler “Cem” ve “Ka­bul” derler. Başka bir ifade ile “kün meallah velâ tübalî” yani her an Allah’la beraber olma neş’esi.

Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:
اِلَّا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ى لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا
“Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Unuttuğun zaman Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir” [3] de.

Âyet “Allah’tan başkasını unutup gönlünden çıkardığın zaman, sonra zikrederken zikrini unuttuğun zaman, sonra Hakk’ı zikreder­ken kendini unuttuğun zaman, Rabbini zikret” diye tefsir edildi. Başka bir ifade ile de:
Ey Ârifân! Ender cihan ezcâri terk, terk-i dünyâ terk-i ukbâ terk-i hestî terk-i terk
Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem buyurdular ki: “İmanın efdâli nerede olursan ol Allah’ın seninle beraber bulundu­ğunu yakînen bilmendir.” [4]

Sâlik kendini ve gaybet halini unuttuğu zaman bu hâl fenânın fe­nâsıdır. Yani fenâ hâlinin de ortadan kalkmasıdır. Denildi ki: Fenâ mertebesine varan tekrar beşerî sıfatlarına döner. Fenâ hâlinin baş­langıcı görüldüğü zaman sâlik hakikî bir tefekkürle ve diliyle “Lâ ilâhe illallah” zikrine devam etmelidir. Bu zikrin en az miktarı bir gece ve bir gündüzde beşbin adettir. Sâlik fenâ-tam haline vasıl ol­makla velâyet-i suğra derecesine ulaşır, yani veli olmak için ulaşıl­ması gereken ilk noktaya varmış olur. Velâyet-i kübra derecesine sâ­lik, bundan sonra vasıl olabilir. Bu da bekâbillâh mertebesidir. Bun­dan sonra nafile namazlarla meşgul olur. Bu Allah’ın bir fazlıdır ki dile­diğine verir. Allah’ın fazlı büyüktür. Sözü edilen merhaleler, ko­lay ulaşılabilir zannedilmemelidir; bunlar uzun ve yorucudur, ehline malumdur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
“…Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfu ve ilmi vâsî­dir.” [5]

Rasûlullah sallallâhu aleyhi vesellem Efendimizin Buhârî, Müslim ve diğerleri tarafından Hz. Ömer (r.a)‘dan rivâyet edilen sahih ha­dislerinde, Cebrâil aleyhisselamın: “İhsân nedir?” sua­line vermiş ol­dukları cevab-ı Nebevîlerinde: “İhsân, Allahu Teâlâ’ya O’nu görü­yormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyor­san da O seni görüp gözetmektedir” buyurmuşlardır.

Hidâyet-i hakîkîye mazhar olan mümin her an bu duygu ve şuur içinde bulunmak ve bütün hayatını bu inanca göre tanzim etmekle beraber kendisinde yakîn hâli zuhur eder; bu vesileyle de vuslat-ı ilâhiyeye nâil olur.

Allahu zül celâl ve kemâl hazretleri Fecr Sûresinin 14. ayetinde bu meyanda şöyle beyan eder:

اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
“Muhakkak Rabbin (her an) görüp gözetlemededir.” [6]

Murâkabenin Safhaları
Murâkabenin edep ve usûlünü gösteren âyet ve hadisler muvâ-cehesinde kabiliyeti bulunan ruhânî latifelerimiz ancak ard arda ya­pılan murâkabelerle kurb-ı ilâhiyeye mazhar olabilirler. Sâlik murâkebe-i ahadiyyetten maiyete, maiyetten akrabiyyete, akrabiyyet-ten muhabbete, muhab­betten vahidiyyete kadar uzanan hakîkat yo­luna da nâil olabilir. Zira bunları ancak ehli olanlar (seyr-i sülûkun sonuna gelmiş maneviyatı yüksek kimseler) anlarlar. Murâ­kabe ile meşgul olacak kimse temiz bir yerde taharet-i kâmile ile oturmalı ve bütün mevcûdatı arşdan ferşe kadar âsumânın fâni ol­duğunu düşü­nüp yok farz etmeli. Al­lah’tan başka herşeyi hâtırından tecrit etmeli. Hak celle ve alâ haz­retlerinin ahadiyyetini tefekkür et­meli. O zatı zülcelâli noksan sıfat­lardan münezzeh bilmeli, havâtır hücum edecek olursa nefyü isbat zikri ile meşgul olmalı ve o havâtırı def etmeye ça­lışmalı. Allahu Teâlâ ile devamlı huzurda olmaya gay­ret göstermeli. Gaflet ehlinden uzak kalmalı, dilinden istiğfarı eksik etmemelidir.

1- Ahadiyyet murâkabesiİhlâs-ı şerif sûresinin manası düşünülerek yapılır.
Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ `اللّٰهُ الصَّمَدُ `لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ` وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
“De ki: O, Allah birdir. Allah Sameddir. O, doğurmamış ve doğmamış­tır. Onun hiçbir dengi yoktur.”[7]

Vâhid, Cenâb-ı Hakk’ın sıfat isimlerindendir. O takdirde manası şudur. Esma ve kemal sıfatlarında ona hiç bir şeyin eş olması müm­kün değildir. Aynı manadaki Ehad de O’nun zât ismidir. Bu tevhidin kât’i ifadesidir. Tevhid ehli hakîkat dilinde Allah’ın zâtının tasavvur, tevehhim ve tahayyül edilen her şeyden münezzeh oldu­ğunu bilir. Bu üç merhale yakîn hâli ile, Rububiyyetini ve birliğini ik­rar etmekle bilinir. Tevhidin üç mertebesi vardır.

Tevhid-i Ef’al: Varlıkta Allah’tan başka hakîkî bir müessir olma­dığının hakîkatine ulaşmak. Bu birinci ve edna mertebedir. Alâmeti tam bir tevekküldür.

Tevhid-i Sıfat: Bütün kudretleri ve ilimleri Allah’ın şamil ve mut­lak kudret ve ilmi içinde mustağrak ve muzmahil görmek; her kema­lin onun cemâl nûrundan bir parıltıdır diye kabul etmektir. Bu mer­tebe birincinin üstündedir.

Tevhid-i Zât: Allah’ta istihlâk ve fenâ bulmaktır. Artık bu ma­kamda bütün işaretler ve ibâreler yok olur. Bunun ifadesi şudur: Lâ mevcûde illallah yani; Allah’dan başka var olan hiçbir şey yoktur.

2- Maiyyet murâkabesi
Hadid Sûre-i Celilesinin 4. âyetinde:
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَاكُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
“…Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” [8]

Umumî sûrette ilmu kudreti, hususî sûrette fazlu rahmeti herşeyi ihâtâ etmiştir. Allah yaptıklarınızı görür cümle-i ilâhiyyesinin manası mülâhaza edilerek yapılır. Âyet-i kerîmedeki bu beraberlik zâta ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi, hulûl ve ittihad yo­luyla da değildir. Aksine bütün zuhûr mahallerinden şimşek ziyâsı gibi, sadece zuhûr sûretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vâkıf bulunmaktadır. Gök­lerde ve yerde mevcut bulunan her şey O’nun kendi mülküdür. Her­kese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek O’nun hakkıdır. Bu âyet-i celîleyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yap­maya cesaret edemeyenlerin yüce Mevlanın huzurunda ne cesa­retle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir hu­sustur. Zâkir nefyü isbat zikrini yaparken nefesini hapsederek zikre­dilen ile huzura varmalıdır. Sâlik her nerede olursa olsun kalbi her an Allah ile huzur halinde bulunmalıdır. Bu bakımdan teveccüh, murâkabe ile aynı manaya gelir. Bunun bir başka manası, kalbi, zat tecellisini, müşahedeye her an uyanık tutmaktır. Zikirden hasıl olan huzur, murâkabe, sohbet ve râbıta, teveccüh aynı manaya gelir. Bun­dan hareket ederek diyebiliriz ki huzur, zât-ı ehâdiyyetin nurlarını müşahede etmektir. Bunun için keyfiyeti değişiktir. Çeşitli şekillerde zuhur eder. Onu havassdan başkası bilmez.

3- Akrabiyyet murâkabesi
Bu murâkabede Kaf sûre-i celilesinin 16. âyeti olan:
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَاتُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını bi­li­riz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” [9]

Cümle-i sübhânîsinin mânâsı tefekkür edilir. Akrabiyyet ism-i şe­rifi en yakın olanın huzuru, huzurların en yücesidir. O huzur keşif ehli için zât iledir. Bu huzurun sahibine, en yakın olanın kulu ve ya­kının kulu denilir. Çünkü o aziz ve celil olan Allah bize habli veridden (şah damarı) daha yakındır.

Cenâb-ı Hak:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادى عَنّ۪ى فَاِنّ۪ى قَر۪يبٌ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ى وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit duasına icâbet ederim. O halde (kullarım da) benim dave­time uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar” [10] buyuruyor.

Başka bir âyet-i celîlede ise:
اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ
“…Şüphesiz O, işitendir, yakındır” [11] buyurmuştur.

Peygamber efendimizin haber verdiği gibi arşdan dünya semâ­sına inişiyle yakındır, daha yakındır. Çünkü Allah, biz nerede olur­sak bizimle be­raberdir. Onun için yakın, daha yakın isimleriyle isimlendirilmiştir. O bize bizden daha yakındır. Çünkü habli verid bizdendir. Ve damar bize bitişiktir. O ise ondan da yakındır. İşitme­miz, görmemiz, ayağa kalkmamız, oturmamız, istememiz, hükmü­müz onunladır, bu hü­kümler ise, habli veridde yoktur. Çünkü bizde habli veridin gayesi diğer damarların durumu gibi hayat hükmünün akışı ve kanların yolu olmasından ibarettir. Sonra Allahu Teâlâ bize de kendisine ya­kınlığı emretti; çünkü biz onun aciz kullarıyız. İstedi­ğini ihya eder dilediğini de imha eder.
Murakabe, huzur-ı kalp ve tam bir ihlâs ile Cenâb-ı Hakk’a yak­laşmayı arzulayan bahtiyar bir kul için vesiledir.

4- Muhabbet murâkabesi
Bu murâkabede Maide sûre-i celilesinin 54. âyetinde geçen:
يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ
“…Allah onları sever onlar da O’nu (Allah’ı) sever…”[12]

Cümle-i Rabbaniyesinin mânası tefekkür edilir. Muhabbet murâ­kabesi görüp gözetici olan Allahu Teâlâ’ya kalbin kâmil mânada mu­habbet etmesiyle olur. Çünkü Allah kullarını görüp gözeticidir. Bu murakabede kul “Allah’ın emirlerini layıkıyla ifa ediyor mu yoksa bâtıla mı meyl ediyor” diye Rabbin o kalbe muttalî olduğunu ve onu her an gördüğünü bilir.

Sıddıkların kalpleri zülcelâlin mülâhazasına dalar, O’nun heybe­tinin altında münkesir olur. Kalplerinde O’ndan başkasına sevgi ve muhabbet için asla yer kalmaz. Onun dış uzuvları yasakları işlemek şöyle dursun görüşüp konuşmaya dahi iltifat etmez. Onlar uzuvla­rını sünen-i sedad üzere hıfz etmede bir müdebbire ihtiyaçları yok­tur.

Takvâ ve verâ sahibi evliyaullah hazerâtı öyle bir topluluktur ki Allahu Teâlâ’nın tecellisi onların bâtınları ve zâhirleri üzerine hâkim olur. Lâkin bu onları dehşete düşürmez. Kalpleri itidal üzeredir. Halleri ve amelleri şer’i şerife uygundur.

Muhabbet ihtiyârî değil izdirârîdir. Allah’tandır. Evvelâ Allah kulunu sever sonra kul Allah’ı sever. Yukarıdaki âyet bunun delîli­dir. Fakat zikir ise ihtiyârîdir. Önce kul Allah’ı zikreder sonra Allah kulu zikreder. Eğer muhabbet ihtiyâri olsaydı kişi en çok dilediğini severdi. Fakat izdirârî olduğu için söz gelişi bir kimse akrabalarından daha fazla Allah’ın veli kuluna muhabbet edebilir. Muhabbet kişinin kendi dileme­sinin hâricinde zuhûr ediyor.

Cenâbı Hak buyuruyor:
فَاذْكُرُون۪ى اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوال۪ى وَلَا تَكْفُرُونِ
“Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sa­kın bana nankörlük etmeyin!”[13]

Hâlbuki daha önceki âyette “Allah onları sever, onlarda Allah’ı sever” buyurulmuştu. Bu âyette ise “Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim” buyurulmuştur.

5- Vâhidiyyet Murakabesi
Bu murâkabe Bakara sûresinin 163. âyetinde ki:
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ
“İlâhınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, ra­hîmdir.”[14]

Cümle-i ilâhiyyesinin mânâsı düşünülerek yapılır. Sizin ibadet edilmeye müstehak olan ilâhınız bir tek Allah’tır. Onun ne zâtında ne sıfatlarında ne de fiillerinde bir benzeri yoktur. İbadet edilecek başka bir Allah mevcut değildir. Allah mülkün de yegane ve tek sahibidir. Bu hakîkati Rabbul âlemîn bütün mahlukata kıyamet günü ferman buyuracak ve fermanına hiç bir mahlukat cevap vermeye kadir ola­madığından Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri yine kendisi cevap verecektir.

Cenâb-ı Hak Kâdir-i Mutlak buyuruyor:
يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَايَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَىْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
“O gün onlar (kabirlerinden) meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Al­lah’a gizli kalmaz. Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Al­lah’ındır.” [15]

Bu âyet-i celîle de vahidiyyet murâkabesine delâlet eder.

O Rahman ve Rahîmdir. Nimetlerin sahibi ve lütufların kaynağı O’dur. Büyüklük ve şeref O’na mahsustur, zatında ve sıfatlarında tektir. O’nun zatı, sıfatıyla kemâle ermiş olmayıp bilakis zâtının ke­mâli, sıfatlarının da kemâlini gerektirmiştir. Hû ifadesinin kalbini yalnız Allah (c.c)’na bağlayan veliler için önemi pek büyüktür. Hû O’nun zâtına işaret eden en büyük ismi gibi olmuştur. Hû için ism-i âzam (Allah’ın en büyük ismi) diyenler de vardır. Bununla beraber ism-i âzam, Allah ism-i şerifidir diyenler daha çoktur. Çünkü Allah ismi, zât ve bütün sıfatların tamamına delâlet etmesi itibarıyla daha geniş kapsamlıdır. Hû ise, tevhid makamında âzamdır. “Hû yâ hû yâ men lâhû illâ hû” O ! ey O ! Ey O’ndan başka olmayan zât-ı kibriyâ tâbiri rivâyet edilegelen tevhid zikirlerindendir. Bütün bu yücelik ve büyüklüğü ile beraber hem Rahman ve hem de Râhimdir. Allah merhamet edenlerin en çok merhametlisidir.

Rahman: Çok merhamet eden, rahmeti herşeyi kuşatan, ihsanı herşeye vâsi demektir. Rahman’ın rahmeti, ezelî rahmettir. Bu rah­metten iyi de, kötü de, mümin de, kafir de nasiplenir. Varlıklar za­rurî olarak bu rahmetten yararlanıp vücut alanına çıkmışlardır. Her var­lık bu rahmetin içindedir. Rahman, bütün mahlukatı merhame­tiyle büyüten, besleyen, sevk ve idare eden mânâsınadır.

Rahîm: İradeleriyle çalışanları yaratılış gayelerine götürür. Rahîm sıfatının muhtevasında iki şey mündemiçtir (gizlidir). Birincisi Lütf-ı İlâhî, ikincisi ise, Adl-i ilâhîdir.

Lütf-ı ilâhî, Allah (c.c)’nun dünyadaki mûtî ve musallî kullarına ahirette Cennet ve Cemâlini ihsan etmesidir. Adl-i İlâhî ise, dünya­daki asi ve günahkâr kullarını ahirette Cehenneme sevketmesidir. Demek ki Rahîm adının muhtevasında Allah’ın adaleti, mükâfatı ve cezası da vardır.

Ortak koşanlar böyle tek bir İlâha ortak koşmuş, inkâr edenler böyle çok esirgeyen ve çok merhamet eden bir İlâhı inkâr etmiş olu­yor­lar. Bu sebeple kendilerini bu ezelî ve ebedî rahmetten mahrum ede­rek lânete uğruyorlar. Bunun için şirk ve inkârdan vezgeçmeli de Allah (c.c)’na ve Allah’ın indirdiklerine iman etmeli, tevhid daire­sinde bu Rahmet-i ilahiyyeye ebedî mazhar olmalıdırlar.

Erenköylü Hikmet Efendi (kaddesallahu sırrahul aziz)
——————————————————————————–

[1] Nisâ Sûresi, Âyet 1

[2] Ahzab Sûresi, Âyet 52

[3] Kehf Sûresi, Âyet 24
[4] Hadis, Suyuti- Camiu’s-Sagır

[5] Mâide Sûresi, Âyet 54
[6] Fecr Sûresi, Âyet 14

[7] İhlâs Sûresi, Âyet 1-4
[8] Hadîd Sûresi, Âyet 4
[9] Kaf Sûresi, Âyet 16
[10] Bakara Sûresi, Âyet 186
[11] Sebe’ Sûresi, Âyet 50

[12] Mâide Sûresi, Âyet 54
[13] Bakara Suresi, Âyet 152
[14] Bakara Sûresi, Âyet 163
[15] Mü’min (Gâfir) Sûresi, Âyet 16

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s