Kategori arşivi: Hz. Pir Mevlana Celaleddin-i Rumi (ks)

Segâh Niyâz Âyîn-i Şerîfi

I.

“Şem’-i ruhuna cismimi pervâne düşürdüm
Evrâk-ı dili âteş-i sûzâne düşürdüm
Bir katre iken kendimi ummâne düşürdüm
Hâyfâ yolumu vâdî-i hicrâne düşürdüm
Takrîr edemem derd-i derûnum elemim var
Mevlâ’yı seversen beni söyletme gamım var

II.

Dinle sözümü sana direm özge edâdır
Dervîş olana lâzım olan aşk-ı Hudâ’dır
Âşıkın nesi var ise ma’şûka fedâdır
Semâ safâ câna vefâ rûha gıdâdır

III.

Aşk ile gelin eyleyelim zevk u safâyı
Göklere değin ir görelim hûy ile hâyı
Mestâne olup depredelim çeng ile nâyı
Semâ safâ câna vefâ rûha gıdâdır

IV.

Ey sûfî bizim sohbetimiz câna safâdır
Bir cür’amızı nûş idegör derde devâdır
Hak ile ezel ettiğimiz ahde vefâdır
Semâ safâ câna vefâ rûha gıdâdır

V.

Aşk ile gelin tâlib-i cûyende olalım
Şevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Hazret-i Mevlânâ’ya gelin bende olalım
Semâ safâ câna vefâ rûha gıdâdır

Sipahisalar Risalesi 20

Hazret-i Mevlana Hüdavendigar’ın Müridleri
Hazreti Hüdavendigar’ın kendi zamanındaki mürit ve âşıkları pek çoktu. Ama onun sohbetinde bulunup çok riyazet çekerek, varlıklarını yokluk potasında bin defa eritenler, dünyayı arkasına atanlar şunlardı:

Çelebi Celaleddin Feridun, Sıraceddin Bayburtî, Bahaeddin Bahri, Fahreddin Sivasî ve evladı müderris Kerimeddin Beğtemur, Salahaddin fakih, Nizameddin hattat, İzzeddin Erzincanî, Mecdeddin Merâğî. Kds.

Hazreti Pir Efendimizin son zamanlarına yetişip Çelebi Hüsameddin ve Sultan Veled Efendimizin inayetlerini kazanmış ve şeyhlik yapmış olanlardan biri Alaaddin El Emasî Hazretleridir. Kendi zamanında aşık ve ariflerin öncüsü ve Kur’an hafızlarındandı. Herkesçe övülen sakin bir tabiatı vardı. Konuşması etkiliydi, bütün gönüllerin sevgilisiydi. Müritlerin hiç birinden himmetini esirgemez, yakınlık gösterdiklerini Sıddıklar zümresine katardı.

Erzincan’da oturan üstadımız ve şeyhimiz Hüsameddin Hüseyin el Mevlevî Hazretleri, Musa (a.s.) gibi “yed-i beyza”ya[95] ve İsa (a.s.) gibi ölüyü diriltmek kerametine sahipti. En son derecede ilmi, sonsuz bir edebi, yüksek bir himmeti vardı. Büyük şeyhlerin tarikat usulünde çalışmış, muhabbet ve hakikat kâsesinden tatmıştı. Sultan Veled Hazretleri ona çok yardım etmiş, kendisine Erzincan’da halifelik vermişti.

Hayranlık verici bir yazı üslubu vardı. Parmaklarının serçe kuşlarını, kalemlerin gemisine bindirip; kâğıdın gümüş sayfasını mürekkebin elmas siyahlığıyla işlediği zaman; yedi ikili Fatiha’yı hiç görülmedik taçlar ve acayip incilerle süslerdi.[96]

Ağır riyazetler çekerek hizmet etti, maarif ve hakikatleri beldenin her köşesine ulaştırıp öğretmiş, insanları yokluk yoluna çekerek evliya halkasına davet etmiştir.

——————————————————
[95] Musa (a.s.) ın mucizesinden biri de elinin bembeyaz olmasıydı ki buna yed-i beyza denir.
[96] Buradaki ibare şöyledir: “Asâfîr-i beyanı sefine-i aklama irkâb eylediği vakitlerde sahife-i sîmin kırtası sevad-ı elmas-midad ile mutrız eder ve meani-i seb’ul mesâniyi ekâlil-i garibe ve lü’lü-i acîbe ile mükellel kılardı…”

Sipahisalar Risalesi 19

Hz. Mevlana’nın Dostları ve Halifeleri
Arif Çelebi Hz.
Muhakkiklerin gözünün nuru, saliklerin yol göstericisi Çelebi Celâleddin Feridun Hazretleri, ârif lakabıyla tanınmıştır. Hazreti Hüdavendigar hayatta iken dünyaya gelmişti. Doğduğu zaman Hazreti Pir, onu tekkeye getirip sema’ etti, çok ilgilenip dualar eyledi, ona kendi adını verdi ve “ârif” diye çağırdı, marifet suyunu onun göğsüne akıttı.

Sultan Veled Hazretleri ahirete göçtükten sonra atalarının velayet tahtına Arif Çelebi oturdu. Bütün müritleri kendi varlığıyla şereflendirip süsledi. Sadâkat ve niyazı, masivayı terk etmeyi, mecazı bırakıp hakikate yönelmeyi herkese açıkça gösterdi. Sultanlar, beyler, büyükler içtenlikle ve sevgiyle kendisine bağlanıp mürit oldular, emri altına girdiler, şerefi ve gerçek mutluluğu ona uymak yolunda buldular.

Gizli ve yüksek ilimlerle dolu, zâhir ve bâtın hakikatlerle süslü sözleri ve gazelleri vardır. Himmeti yüksek, cömertliği sınırsızdı, güzel ahlak sahibiydi, güneş gibi avama ve havasa feyiz saçtı. Davranışları ciddi idi, gösterişten ve kabalıktan uzaktı, yumuşak huyu bahar yeli gibi hoştu. Güzel ahlakını ve yüksek vasıflarını anlatmaya girişsek çok uzun yazmak gerekir. Onun için her bahçesinden bir demet gül, her ambardan bir avuç alıp göstermekle yetinildi.

719. hicri senesi, zilhicce ayının 24. salı günü bu âlemden cennet evine göçtü, kendi aslına ulaştı. Müritler ve âşıklar yasını tuttular, mersiyeler yazıp okudular.
Ateş-baz Veli Hz. ve Makamı
Mevlana’nın eğitimdeki sağ kolu. Görevli olduğu mutfakta “aş”dan daha çok “aşk”la ğraşan, mevkii sahibi ulu kişi. Gönüllerde ilahi aşkın yerini ve Mevlevi olmak isteyen adayın liyakatini kontrol eden yetkili. Unvanı gibi makam ve vazifesi de bütün Mevlevihanelerde yüzyıllar boyunca devam edegelen söz ve karar sahibi yüce şahsiyet. Mevlevîlik, bir eğitim ve öğretim ekolüdür. Gayesi, insanı ele alarak, madde ve manada olgun şahsiyet yapmaktır. Bu bakımdan insanı ideal manada yetiştirmeyi amaçlayan bir terbiye mektebidir. Yedi asrı bulan tarihi içerisinde Türk Kültür ve Medeniyetinin seçkin müesseselerinden biri olmuştur. Konya’daki merkezî asitanesi başta olmak üzere İslâm Dünyası’nın muhtelif şehir ve kasabalarında bulunan şube dergâhları ile sosyal, kültürel, politik ve ekonomik hayatta birbirinden güzel, derin izler bırakmıştır. Sokaktaki adamdan, sultanlara varıncaya kadar görüş ve düşüncelere etkili olmuştur.

İşte Mevlevîlik bu etkinliği, sahip olduğu “terbiyecilik” vasfı ile sağlamıştır. Bu etkinlikler, Mevlevî Dergâhlarında belli bir sistem ve kadro tarafından tahakkuk ettirilmiştir. Kendi çapında bir müessese durumunda olan bu terbiye sisteminin yetkilisi, Ateş-bâz Veli’dir. Bu önemli görev ondan sonra, bütün “Ateş-bâz Veli Malumu”na atanan seçkin kişilerce yerine getirilmiştir. Bu icraatın Dergâhlardaki mimarileşen mekânı, aynı zamanda birer manevi sembol de olan “Matbah-ı Şerif, “Ocak-başı”, “Niyaz Postu”, “Somat” ve “Canlar Odası” gibi fizik ve metafizik anlamda ve Mevlevîlik adap ve erkânında ulvî timsalleri bilinen muayyen ve mübarek yerlerdir. Mevlevîlik tarihinde “Ateş-bâz Veli” diye anılan ilk mümtaz kişinin asıl adı Yusuf dur. Babasınınki ise, İzzeddin’dir. Mevlevîliğin ünlü simalarından olan bu şahsiyet hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Günümüze kadar gelebilen belge ve bilgilerin bir kısmı, çeşitli menkıbelere karışmış durumdadır. Mevlevî kaynakları onun, Mevlâna zamanında yaşadığını yazarlar. Sultan’ul-Ulema ile Horasan’dan geldiğini ifade edenler olduğu gibi; kafileye Karaman’da katıldığını bildirenler de vardır. Birinci görüş daha kuvvetlidir.

“Âteş-bâz” Farsça: “Ateşle meşgul olan; oynayan kişi” anlamındadır. Bu kelimenin, “Âş-pez” (Aşçı), “Aş-pez Başı” (Aşçıbaşı) kelimesinden geldiğini öne sürenler olmuşsa da, türbesindeki kitabelerde, “Ateş­baz” şeklinde zikredilmektedir.

İzzettin oğlu Yusuf’a bu unvanın verilmesi şöyle bir menkıbeye dayanır: O bir gün, mutfakta odun kalmadığını arz etmek üzere Mevlana’nın huzuruna girer. Mevlâna’nın, lâtife olarak: “Kazanın altına ayaklarını sokarak kazanı kaynat” demesi üzerine öyle yapar; Ayak parmaklarından çıkan alevlerle aşı pişirir. Kerametin açıklanmasından yana olmayan Mevlâna bunu görünce biraz da lâtife ile: “Hay Ateş-baz Hay” der. Böylece Yusuf bin izzettin bu ünvanla anılmaya başlanılmıştır.

O günden sonra Mevlâna Celâleddin onu, mutfağın genel ve özel işleri için görevlendirir. “Gülbank” okumaya da mezun kılınır. “Ser-Tabbah” (Aşçıbaşı) olarak atandığı mutfak ve kilerde, mideler için lâzım olan “aşı” hazırlamanın yanı sıra, bundan çok daha önemli olanı, ruhlar için gerekli olan “aşkı” da hazırlayacaktır. Bu sebeple, Mevlevîlikte “mutfak”, “matbah” (pişirilecek yer)’dır. Burada aş da pişer insan da. Aş da kaynar, aşk da.

Binaenaleyh dergâhlarda, mutfak mekânı, bir eğitim, öğretim mekânı; bir terbiye okulunun hazırlık sınıfıdır. Buradaki süreyi ve sınavları başaranlar, okula asıl öğrenci olarak kabul edilirlerdi.

Mevlevilikte “mutfak”, Matbah-ı Şerif’tir; Çok yönlü manalara gelen muayyen mekândır. Burası ilk nazarda bir “aş-hane” olmakla beraber daha önemlisi, “aşk-hâne”dir. Mevlevîliğe intisap niyazında bulunan kişilerin, liyakat denetimlerinin ve temel eğitimlerinin yapıldığı mümtaz mahaldir. Mevlâna zamanında bu önemli görevin sahibi “Ateş-baz Velî” diye anılan İzzettin oğlu Yusuf idi. Onun Hakk’a yürüyüşünden sonra bu görev, bu mevkile tayin olunan seçkin şahsiyetler tarafından da büyük bir hassasiyetle yerine getirile gelmiştir. “Ateş-bâz Postu”, O’nu temsil eder. Ona teslimiyet esastır. Nitekim Tâhir’ul-Mevlevî (Olgun): “Ettim Ateş-fadî-ı Mevlâna’ya vakf-ı ten u can” mısrasıyla bu deruni teslimiyeti dile getirir.

“Ateş-bâz Velî Ocağı”, Mevlevihanelerdeki özel ocağın adıdır. Önemli günlerde aş burada pişirilirdi. Ayrı bir yerde ve büyük bir itina ile muhafaza edilen gümüş renkli “Ateş-bâz Veli Kazanı”, işi bitince güzelce yıkanarak yerine kaldırılırdı. “Ateş Ocak ve Kazanının, Türk Kültür ve Tefekkür tarihinde ayrı bir yeri vardır.

“Meydan-ı Şerif de serili “Beyaz Post”un adı, “Âteş-bâz Postu” dur. Bu makama teslimiyet, “Mevleviliğe ikrar vermek”, “Çileye soyunma niyazında bulunmak” demektir. Sâliklerin mürebbisi olan “Ateş-bâz Türbedarı”nın Semahanedeki mevkii, Postnişin ve Tarikatçının hizasında idi. “Ateş-baz Dedesi”nin, zabıtan arasında nüfuzlu yeri vardı. Meşihatnâmeler de çok defa “Ateş-bâz Şeyhi” ile gönderilirdi. Gülbang’ta, Ateş-bâz Veli de zikredilir. Yedi asrı aşkın Mevlevî tarihi içerisinde O’nun makam ve mevkiine son derecede saygı ve bağlılık gösterilmiştir.

Türbesi

Ömrünü bu ulvî görevde geçiren Yusuf, 684/1285 yılında vefat etmiştir. Türbesi, Selçuklu Konya’sının Meram Yolu üzerinde “Aşkan” (Aşıkaan: Âşıklar) semtindedir. Yeşillikler arasında son derecede asûde, huzurlu bir köşedir. Manaya aşina, huzur ve huşua müptela olanların sığındığı nezih bir ziyaret yeridir.

Selçuklu türbe mimarisinin tipik özelliklerini taşıyan türbesi, genel olarak sade bir yapıdır. Çeşitli onarımlar görmüştür. Mahzen kısmına, kuzeydeki basık kemerli kapısından girilir. Bu kısım kare planlıdır. Duvarları moloz taşlarla örülmüştür. Zemini toprak olup ortada, tuğladan yapılmış sandukası mevcuttur. Mahzen, sivri kemerli tonozla örtülüdür. Mübarek cesedi buradaki sandukanın altındadır.

Gövde kısmının, mahzen kapısı üstüne isabet eden, iki yönden dörder basamaklı merdivenle çıkılan, sütunceli kapısından girilince ortada büyükçe bir sanduka göze çarpar. Duvarlarda görülen bir takım yazı ve süslerin, tezyini bir değeri olmayıp, son döneme aittirler.

Muntazam kesme taşlarla inşa edilmiş gövde kısmı içeriden kare, dışarıdan ise sekizgen plânlıdır. Üzeri, içten daire planlı, tuğla kubbe ile dışarıdan ise yine tuğla örgülü ehrami külah ile örtülmüştür. “Niyaz Penceresi”, güneydedir. Bu kabir, saîd, şehîd, merhum Ateş-bâz İzzettin oğlu Yusuf’undur. 684 yılı Recebinin yarısında Allah’ın rahmetine ulaştı. “Allah onu yarlığasın” anlamına gelen, Selçuklu sülüsü ile yazılmış beş satırlık Arapça kitabesi, bu pencerenin üzerindedir.

Ateş-bâz Velî Türbesinin civana, Sultan Veled’in kızı Arife Şeref Hatun’un oğlu Muzafferüddin Ahmed Paşa torunlarından Çelebi Abdüssamed tarafından bir zaviye inşa ettirilerek, zengin gelirli vakıflar kurulmuştur. Zamanla harap olan bu zaviyenin yerine bu günkü tekke, Postnişin Vahid Çelebi tarafından, geniş bir avluda, 1315/1897 yılında inşa ettirilmiştir. Ünlü şair ve hattat Sıdki Dedenin yazdığı Türkçe kitabe, cümle kapısının üzerinde bulunmaktadır.

Şeyh tarafından idare edilen zaviyenin güzel bahçesi, türbedarı İstanbullu Yakup Dedenin vefatına kadar, Mevlevilerin ünlü mesireliklerinden biri idi. Günümüzde Mevlana dostlarının, Mevlevi muhip ve mensuplarının büyük bir muhabbet ve hürmetle ziyarette bulundukları ziyaretgâhlardan biri olarak özenle muhafaza edilmektedir. Şimdi, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne aittir.

Mevlevi Dergâhlarında “Âteş-Bâz Velî” Makamı ve Önemi

Mevlevîhaneler, tarihinin her döneminde, kuruldukları yerin farklı dil, ırk, kültür, estetik hayatına; değişik sosyal, politik ve ekonomik yapısına; bütün bu farklı toplum şartlarına rağmen, sabır, sebat, tevekkül, rıza ve metanetin menşei, kâmil insan yetiştirme mektebi olmuştur. Bu üstün fazilet vasıflarıyla, her yerde ve her dönemde saygı görmüş, varlığını devam ettirmiş; fert ve toplum üzerindeki ahlaki görevini başarı ile yerine getirmiştir. Böylece toplumun çeşitli kademelerinde, nice değerlerin yetişmesinde; nice büyük şahsiyetin topluma kazandırılmasında büyük âmil olmuştur. Mevlevî kaynaklarında geçen sultanlar, vezirler, paşalar, ilim, fikir ve sanat erbabı tanınmış şahsiyetler bu ulvî eşikten feyz almışlardır.

Mevlevîlikte ilk eğitim yolu, “Matbah-ı Şerif ten geçmektedir. Burası, yukarıda temas ettiğimiz gibi, yemek pişirilen ve yenen yer olduğu gibi, bundan daha önemlisi, Mevlevîliğe girmek isteyen adayın, ilk kontrolden geçilip, liyakatinin gözden geçirildiği muayyen mekândır. Mideden çok, ruhun beslenilip, nefsin teskin edildiği yerdir.

Aday önce Matbah-ı Şerif e alınarak burada bulunan Saka Post’unda üç gün misafir edilirdi. Böylece Mevlevîliğin kademesini, hizmet aşkını, deruni inceliklerini seyrederdi. Bu yetmiş iki saatlik süre, adaya, kendi kendini tanıma, kişiliğini ölçme imkânını da vermiş olurdu. Belli adap ve erkânı dairesinde geçen bu süreden sonra, nadir de olsa fikrinden vazgeçen olursa, dışarıya alınırdı. Karar, izhar ve intisap niyazında bulunanlar ise, bin bir günlük bir “Çile”ye tabi tutulurdu. Bu, hiçbir zaman bir işkence, nefse zulmetme şekli değildir. Bu bir uzlet, bir inziva, insanı kendisiyle baş başa kalma, gönül âlemine yönelme, murakabe, muhasebe ve kendini tanıma devresidir. Bu sürede de, hayattan kopma, dünyadan el-etek çekme anlayışı söz konusu değildir. Maneviyatı ön plâna çıkarmak, içe yönelmektir. Aday bu gün ve gecelerini, etrafındakilere hizmet, yardım; dergâh işlerine koşma gibi nefsi hazırlayan; kişiyi mahviyet ve diğerkâmlık mertebelerine ulaştıran konularla meşgul olurdu. Adayın bu devresine, “Çileye soyunma” denirdi. “Can” diye anılıp, seslenilen aday, kendisine tevdi edilen iş ve görevleri, büyük bir sabır ve teslimiyetle yerine getirmekle muvazzaf idi. Yerine göre, çamaşırcılık, bulaşıkçılık, pazarcılık gibi 18 vazifeden oluşan bir hizmet dizisini de en iyi şekilde başarırdı.

Aday, bu gün ve gecelerini etrafındakilere hizmet, yardım; dergâh işlerine koşma gibi nefsi terbiye edip, olgunlaştıran; kişiyi mahviyet ve diğerkâmlık mertebelerine ulaştıran konularla, görevlerle meşgul edilerek yetiştirilirdi. Bu duygu ve düşüncelerle yoğrulurdu. İşte, Mevlevîlik tarihinde bütün bu işlerin icra edilişini gözden geçiren ve adayın bu görevler karşısındaki psikolojik tavır ve tutumunu gözleyen kişi, Âteş-bâz Velî ve ondan sonra bu mevkiye getirilen mümtaz kişiler olmuştur.

“Aşçı Dede”, “Ser-tabbah” adıyla da anılan bu yetkili şahsiyet, aday için müspet veya menfi manada kanaat sahibi olmuş ve bir karar vermiştir. Kanaat müspet ise, ilk 18 günlük hizmet süresinin sonunda adayın taşra kıyafetinden soyunarak, Hizmet libası’nı giymesine izin verilirdi. Böylece “Nev-niyâz” denilen aday, Kazancı Dede’nin terbiyesi, Semazenbaşı Dede’nin nezareti altında, Matbah-ı Şerifteki, yemek yenen Somatlık’da bulunan özel yerde sema talimlerine başlardı.

1001 günü böylece idrak eden Can, nefsen olgunlaşmış, kendine verilecek üstün bilgi ve fikirleri anlar seviyeye gelmiş kabul edilirdi. Bu bin bir günlük sürede de, Matbah-ı Şerifin genellikle ikinci katında bulunan Canlar Odasında kalırdı. Gayet sade ve mütevazı sergili bu odada bütün canlar gibi o da, posteki üzerinde, çektiği hırkasının altında yatır, her an için kendisine verilecek yeni bir matbah hizmetine hazır ve muntazır durumda bulunurdu.

İşte bu denetim devresini başarı ile geçiren cana, bir terfi alâmeti olarak, “Hücre” gösterilir, oraya yerleşmesine izin verilirdi.

Bütün bu kararlarda son söz “Âteş-baz Veli Makamı”nındır. Bu salâhiyetten dolayıdır ki, Matbah-ı Şeriflerin kapısı üzerinde, duvarında veya Ocakbaşı’nda görülen, tarikat mensubu hattatlarca tercih edilen hat çeşidi Ta’lık’le yazılmış son derece ince anlamlı, uyarıcı, uyandırıcı levhalar dikkati çeker.

Sonuç olarak belirtelim ki, Âteş-bâz Velî, Mevlâna’nın çevresinde yer alan ünlü simalardandır. Bu büyük mütefekkir ve mutasavvıfın düşüncelerinden istifade etmek isteyenlere ilk ve ön bilgi ve görgü kurallarını öğretirdi. Hayatı ona hizmet etmekle geçmiştir. 684/1285 yılında vefat ettiği zaman kabri üzerine inşa edilen türbesi, onun bu yüce hizmetlerine duyulan minnet ve şükranın mimarileşen ifadesidir.

Onun Hakk’a yürüyüşünden sonra aynı makama tayin edilen şahsiyetler, Mevleviliğe girmek isteyenlere, ilk denetimde bulunan, nefsi terbiye ve manen yücelme yollarını gösteren muvazzaf kişilerdir.

İşte ifa ve icra ettiği bu çok önemli görevlerden dolayı, Ateş-baz Velî Makamı, seçkin bir mevki olarak daima saygı görmüş ve bu makamın bulunduğu mimarî mekân, bütün Mevlevi Dergâhlarında başta gelen mimari bölümlerden sayılmıştır. Matbah-ı Şerif’e dâhil bu mekân, gerek postu ve gerekse zahirde sade ve mütevazı ama manada 2 gayet önemli semboller olan eşyalarıyla, dergâh mimarimizin önemli bölümlerindendir. Mevlevîliğin dünyanın çeşitli yerlerdeki şubelerinin hepsinde bir “Ateş-baz Velî Makamı” vardır. Saygı ile muhafaza edilegelmişlerdir.

Meczupların övüncü, arif, kâmil, seyyid Burhaneddin Tirmizî Hazretleri büyük velilerden, keşf ve sır sahiplerinden olup devamlı tevekkül ve tecerrüdde idi. Marifette büyük deniz gibiydi. Bütün ömrü mücahede ve müşahede içinde geçmişti. Daima tevhide dair konuşur, uzleti, yalnız kalmayı sever, dünya ve halktan yüz çevirirdi. Dönemin ebdal ve evlatlarındandı. Sultan-ül ulema Bahaeddin Veled Hazretlerine bağlı olup Hazreti Hudavendigâra lalalık ederdi. Resmi ilimleri tahsil ettikten sonra bir gün Hazreti Mevlânâ’ya dedi ki: – Gözümün nuru, gerçi ilim tahsilinde zahmetler çektin, parmakla gösterilen bir âlim oldun. Ama bu ilimlerin ötesinde bir ilim vardır ki, bu ilimler onun kabuğudur. O ilmin anahtarını pederin bana lütfedip verdi, onu öğrenmen lazım!

Ondan sonra kendisine sülûk tarikatını ve meşayih edeplerini telkin etti. Sohbet tam dokuz yıl devam etti. Bu müddet içinde Sultan’ül Ulema Hazretleri’nin maarifini Hazreti Mevlânâ’ya belki bin defa tekrarlayarak tevhid ve maarif sırlarını gereğince öğretip yetiştirdi, onu kat kat fazlasıyla görülmedik makamlara eriştirdi.

Sultan’ül Ülema Bahaeddin Veled Hazretleri Konya’da ahirete göç ettikleri vakit Seyyid Burhaneddin Tirmizî Hazretleri orada değildi. Şeyhinin vefat haberini alınca çok üzüldü, derin bir yasa girdi, tam bir sene onun ayrılığı ile mum gibi eridi. Bir gece rüyasında şeyhini, Bahaeddin Veled Hazretlerini gördü; kendisine hiddetle şöyle diyordu: – Burhaneddin, benim Muhammedim’i nasıl bırakırsın, onu korumakta kusur edersin? Bunun üzerine Konya’ya geldi, Hazreti Mevlânâ’ya ulaştı.

Elbise Yıkamaya mı Geldik?

Seyyid Burhaneddin Hazretleri’nin müritlerinden olan, Anadolu’nun yüksek şahsiyetlerinden ve vezirlerinden Sahip Isfahanî bir gün Seyyid Burhaneddin Hazretlerine hizmet etmek için elbisesini yıkatmak istedi, ama şeyh müsaade etmedi ve dedi ki: – Yine kirlenirse ne yapalım? Sahip ısfahanî de şöyle cevap verdi: – Yine yıkarlar! – Yine kirlenirse? – Yine yıkarlar! Bu şekilde birkaç defa tekrar edince şeyhin canı sıkıldı, şöyle buyurdu: – Boş konuşuyorsun, biz bu âleme elbise yıkamak için mi geldik? Seyyid Hazretleri bu şekilde yaşadıkları halde yanına gelenler mis gibi güzel bir koku duyarlardı.

Hal Dili

Tirmiz’in şeyhülislamı Şeyh Şehabeddin Ömer Suhreverdi Bağdat’tan Anadolu’ya gelmişti, Seyyid Burhaneddin Hazretlerini ziyaret etmek istedi. Bunun için Sahip Isfahanî’ye başvurdu. O da Şeyh Hazretlerine; – Efendim, büyük şeyhlerden biri gelmiş, zatıâlinizin huzuruna gelmek istiyor! Diye haber verdi. Seyyid Hazretleri izin verdi, Şeyh Şehabeddin yanına geldiğinde Seyyid Hazretleri toprak üzerinde oturuyordu. Birbiriyle konuşmaksızın, hal diliyle, vasıtasız olarak sırlar alıp verdiler. Şeyh Şehabeddin bundan çok duygulandı, bir süre sonra ağlayarak dışarı çıktı. Bazıları ona niçin konuşmadıklarını sordular. Şeyh dedi ki: – Aramızda çok konuşmalar oldu, çok müşküller çözüldü. – Seyyid Burhaneddin Hazretlerini nasıl buldunuz? Diye sordular. Şöyle cevap verdi: – Yüzü gizli bir hakikat ve maarif deryasıdır!

Övme

Seyyid Burhaneddin Tirmizî Hazretleri bir gün söz söylüyordu[68]. Birisi bu sırada kendisine dedi ki: – Senin medhini filan kişiden duymuştum! Seyyid Hazretleri dedi ki: – O adam kimmiş bakayım, beni tanımış da methetmeye kalkmış? Eğer beni sözlerimle tanımışsa kesinlikle tanımamıştır; zira sözler, harf, ses ve ağızdır ki bunlar kalmaz. Fiillerimden tanımışsa yine öyledir. Eğer benim zatımı tanımışsa suret zata uymaz ki methetsin!

Söz

Tirmiz şeyhülislamının şöyle dediği anlatılır: – Seyyid Burhaneddin Hazretleri, şeyhlerin maarif kitaplarını okuduğu için bu mevzuda güzel söz söyler. Birisi; – Sen de o kitapları okuyorsun, peki sen neden öyle sözler söylemiyorsun? Diye sordu. – O nefsiyle devamlı mücahede yapıyor ve hakikatle amel ediyor! O adam bu sefer şöyle dedi: – O halde neden oraya başvurup, o kapıyı çalmıyorsun?

İki Aslan

Seyyid Burhaneddin Tirmizî Hazretleri, Hazreti Mevlânâ’nın kemale erişip “Allah’ın evliyasına korku ve hüzün yoktur”[69] mealindeki ayetle belirtilen zümreye girdiğini, insanları hidayete yetiştirdiğini gördüğünde Kayseri’ye göç etmek için kendisinden izin istedi. Ancak Hazreti Pir gitmesine rıza göstermediler. Sonra birkaç defa daha müsaade isteyip izin alamayınca, ata atlayıp izinsiz yola çıktı. Fakat yolda hayvan kayıp ayağını incitti, geri dönmek zorunda kaldı. Hazreti Mevlânâ’nın huzuruna çıkıp; – Gözümün nuru, niçin gitmeme izin vermezsin? Dedi. Hazreti Mevlânâ da; – Ya niçin bizden uzaklaşmak istersiniz? – Elhamdülillah senin işin tamam oldu, insanlar senden faydalanıyor, feyz alıyorlar. Benim acele etmem, buraya bir aslanın gelmekte oluşundandır. O bir aslan, ben de bir aslanım, iki aslan bir yerde geçinemez! Bunun üzerine Hazreti Mevlânâ müsaade etti, Seyyid Burhaneddin Hazretleri de Kayseri’ye gitti. Bundan kısa bir süre sonra Şemseddin Tebrizî Hazretleri Konya’ya geldi. Seyyid Burhaneddin Tirmizî Hazretleri’nin menkıbeleri pek çoktur, bu kadarla iktifa edildi. Allah başarı verici ve yol göstericidir.

—————————————————–
[68] Mütercimlerden biri; “nutuk buyuruyorlardı” diğeri; “sözler söylerlerdi” diye çevirmiş.
[69] Yunus Suresi: 62.
Hüsameddin Çelebi Hz.

Tevhid ehlinin büyüklerinden evliyanın övüncü Hüsameddin Çelebi, ilâhî nurun mazharı, zamanının Bayezidi idi. Müritlerinin başıydı, zahir ve bâtın mücahedede olup vera ve takvada aşırı gider, çok riyazet ederdi. Son derece edepliydi, hep mücahede halindeydi. Güzel ahlakı ile kalplerdeki sırları bilirdi. Öz ve manalı konuşur, şeriat meselelerini kolaylıkla çözüverirdi.
Şeyh Salahaddin’den sonra Hazreti Pir’in sağlığında dokuz yıl ve ondan sonra bütün müritlere halife ve imam oldu. Hazreti Pir’e yaklaşmak için bütün müritler ona daima yakın olurlardı. “Akşam Kürt idim, sabahleyin Arap oldum.” diyen şeyhin soyundandı.[85]
Hazretin kemalini kim hangi ölçüyle değerlendirebilir? Mısra: “Anı tartarsan eğer bil ki terazi kırılır” Gerçekten Hazreti Hüdavendigar’ın tam mazharı o idi. “Mesnevi” onun isteği üzerine yazılmıştır. Hak âşıkları, muvahhitler bundan dolayı kendisine ödenmez ölçüde minnet ve şükran borçludurlar. Mesnevi’de anlatılan hakikat incelikleri aslında Çelebi’nin sülûk hallerine dairdir.
Hoşter ân bâşed ki sırr-ı dilberan Gufte âyed der hadis-i dîgerân “Dilberin sırrı çok güzel bir şekildedir, Başkasını anlatırken o ortaya çıksın.”

Mesnevi-i Şerife’nin başlangıç kısmı onun lakaplarıyla süslüdür. O Hazretin seyr-ü sülûkundan bir parça öğrenmek isteyen kimsenin Mesnevi’yi aşkla okuması gerektir ki, o Hazretin sıfatlarından haberdar olsun ve basireti açılsın. Onun niteliklerine dair bir parça gösterelim Mesnevi’den.
İkinci ciltte buyurur: “Bu Mesnevi’nin yazılması bir süre gecikti, çünkü kanın damarları dolaşıp süt olması için biraz zaman geçmesi lazımdır.[86] Bunu iyi dinle ey Hüsameddin, senin bahtın bir çocuk doğurmadıkça kan, tatlı süt olmadı.[87] Hakk’ın ziyası olan Hüsameddin, binmiş olduğu himmet atının dizginini göklerin yücesinden geriye çevirince, bizim de Mesnevi’yi nazmedip okuyarak onu karşılamamız lâzım geldi. Zira o hakikat miracına gitmişti. İnsanları irşat etmek için onun himmet baharı gelmedikçe bugün kalbinizin gülistanında Mesnevi goncaları, mana ve hakikat çiçekleri açılmadı.”
Üçüncü ciltte buyurur: “Ey Hakkın ziyası Hüsameddin Mesnevi’nin üçüncü cildine başla, hayırlı işleri üçlemek sünnettir. Özür dilemeyi bırak da Mesnevi’nin üçüncü cildinde sırların hazinesini aç!”
Dördüncü ciltte şöyle buyrulur: “Ey Hüsameddin, sen Hak ziyasısın! Zira Mesnevi senin nurunla öyle parladı öyle parladı ki parıltısı ayın parlaklığını geçti. Ey âşıkların umudu, senin yüce himmetin bu Mesnevi’yi daha nerelere kadar çeker, yükseltir Allah bilir. Bu Mesnevi’nin boynunu bağlamışsın çekiyorsun. Nereye mi? Canım bilirsin sen, işte o senin bildiğin tarafa doğru çekiyorsun. Onun özünde ve sözünde Hak Teâlâ senin şükrünü gördü de, lütfetti onu çoğalttı. Zira Hak Teâlâ “şükredin ki arttırayım”[88] ayetiyle şükredene nimetini artıracağına söz vermiştir. Nitekim secdenin karşılığı Hak yakınlığıdır. Çünkü Cenab-ı Hak “secde et ve yaklaş” buyuruyor.[89] Hüsameddin, ben sana şundan dolayı “ziya” dedim, çünkü sen güneşsin! Bu iki söz yani “ziya” ve “hüsam”[90] senin vasıflarındandır. Babacığım, bak, Kur’an güneşe “ziya”, aya “nur” dedi. Güneş keskin ziyasıyla karanlığı yarıp doğuyorsa sen de öylesin!”
Yine dördüncü ciltte buyrulur: “Bu Mesnevi’yi nazmetmekten maksadım, ey Hak ziyası Hüsameddin, sensin! Senin üstün vasıfların, aşkının sırlarıdır. Mesnevi mana ve şekil olarak bütün senin malındır. Sana takdim ettim, sen de kabul eyledin. Padişahlar kendilerine sunulan bir şeyi iyi veya kötü olsun kabul ederler. Kabul edilince de artık o reddedilmez. Mademki, imkân bahçesine Mesnevi gibi güzel bir fidanı diktik, onu himmetinin ab-ı hayatıyla sula! Feyzinle kemale eriştir. Mademki Mesnevi’nin manalarının sırlarına açıklık getirdik, dilindeki düğümü çözmeye himmet et. Ey benim ruhumun dostu, Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin aşkının sırrıdır. Mesnevi’yi nazmedip yazmaktan maksadım güzel sesini dinlemektir. Zira bence senin sesin ilâhî bir sestir. Evet, âşık- hâşâ-maşukundan hiçbir vakit ayrı olmaz.”
Beşinci ciltte buyururlar: “Hidayet yıldızının nuru olan şah Hüsameddin, cihanı irşat etmek için beşinci sefere başlamak istiyor, yani Mesnevi’nin beşinci cildinin yazılmasını arzu ediyor. Eğer halk perdeli ve cisim kesafetinde olmasaydı ve eğer akıl ve idraklerinin boğazı dar ve zayıf olmasaydı, seni övmek için mananın tadını çıkarırdım. Bilinen şu mantıktan başka bir ifade özü açar, vasıflarının sır hazinelerinden ne inciler saçardım! Düşünceleri tabiattan çıkamayan, beşeriyetin nefs ve heva zindanında kalanlara senin methini yapmak yazıktır. Ben senin güzel vasıflarını ruhanilerin kutsal meclisinde söylerim.”
Altıncı ciltte buyururlar: “Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, manaları açıklamak üzere Mesnevi’nin altıncı cildini yazmak için gönlünden pek büyük bir arzu coşup taşıyor. Bir ismi de “Hüsamname” olan bu Mesnevi, senin cezben sebebiyle dünyaya yayıldı, elden ele geziyor. Ey mana eri, manaya dair olan Mesnevi tamamlanmak üzere; altıncı cildini sana layık olduğundan, manadan ortaya çıkarıp sana hediye olarak sunuyorum. Senin gaybı gören gözün mademki gayp âleminin üstadıdır, öyleyse bu cihan bu görüşten hiç mahrum kalmasın.”
Hazreti Pir Efendimizin Hüsameddin Çelebi hakkındaki inayetleri halifelerden hiçbirisine göstermemiştir. Ona karşı davranışları o şekilde idi ki, gören bir kimse Hazreti Pir’i onun müridi zannederdi. Hüsameddin Çelebi’nin mizacı o kadar inceydi, öyle şefkatli ve merhametliydi ki, yanında “Filanın başı ağrıyor.” deseler derhal onun da başı ağrırdı.
Himmetinin yüksekliği ile tanınmıştı. Öyle ki, zamanında o kadar zengin ve hayır sahibi varken fakirler ve muhtaçlar ondan nasiplenirlerdi. Düzenlediği sema’ ve ziyafetlerde büyükler onun cömertliğini ve hizmetini kıskanırlardı. Haramdan o kadar çekinirdi ki, gözü namahreme ilişir diye gündüzleri hamama gitmezdi. Edebe riayetleri o derecedeydi ki, hiçbir zaman Hazreti Hudavendigârın helasına gitmez, karakışta, kara yağmura bakmadan kendi evine gider, abdest tazeleyip geri gelirdi. Hazreti Pir’in huzurunda daima iki dizi üstünde edeple otururdu. Bulduğu feyzi şüphesiz ki, bu edepli sülûkundan bulmuştur.
Hazreti Hudavendigâr’ın sağlığında tam on sene halifesi oldu, bu zamanda müritler hiçbir anlaşmazlığa düşmeden istifade ettiler. Sultan Veled Hazretleri bu hali şöyle anlatır: “Şeyhinin zamanında şeyhin evinde daima beraber oturdular, kalktılar, mutlulukta, dostlukta birbirine son derece uygundular. Müritler kedersizdi, şendi. İkisinin de iyilikleri herkese karşıydı. Müritler her ikisinden de feyz alıp onların sayesinde ilim sahibi oldular ve ilimleriyle amel ettiler.”
Hazreti Hudavendigâr hakikatlerden konuştuğu sıralarda Çelebi, ruhani zevkinden çoğu zaman kendini kaybeder, uzun süre baygın kalırdı. Kendine geldiğinde secdeye varır, gözlerinden yağmur gibi yaş dökerek Hazreti Pir’e övgüler, teşekkürler sunardı. Hazreti Mevlânâ’nın vefatından sonra müritler arasında anlaşmazlık çıktı. Bazıları dedi ki: – “Hazreti Pir Efendimizin zamanında olduğu gibi bundan sonra da Hazreti Çelebi imam ve halife olsun, ona uyalım, kıymetini bilelim.”
Bazıları da şöyle dedi: – “Bu düşünce doğrudur ama Sultan Veled Hazretleri, Hazreti Pir Efendimizin kanındandır, ilim bakımından da onun varisidir. Büyük evliyanın hülasasıdır, hakikat sırlarını açmış, maarif inceliklerini açıklamıştır. Hazreti Pir Efendimizin zamanında da imamlık etmeye layıktı, en büyük velilere şeyhlik etmeye hakkı vardı ama babasının nurunun ihtişamı karşısında edep yolunu tuttu. O gece güneşinin yüzünü gayret örtüsüyle örttüğü bu gün, onun sırrı olan oğlunu şeyh bilelim.”
Marifet çarşısının ve tarikat temelinin sedirinde oturan bazı saygın zatlar ise şöyle dediler: “O iki zattan biri güneşe, biri dolunaya benzer. Her ikisi de âlemin sultanıdır. Biri sıdkın ve vefanın Sıddık’ıdır, öteki Allah’ın sevgilisi ve aslanı Haydar gibidir. Biri din âleminin şehsuvarı, öbürü yeryüzünün iftiharıdır. Biri cihanın göz bebeği, biri can âleminin semasıdır. Biri yokluk ülkesinin altın tacıdır, biri yedi kıtanın önderidir. Her ikisi de makbul ve kutludur, mana anlayanların yöneldiği yöndür. Marifet nuru ve hidayet meşalesi ikisinin de elindedir. Her ikisi de kudsîlerin şarabının sarhoşudur. İkisi de bu dünyada bize rehber ahirette şefaatçidir. Birini diğerine nasıl tercih edebiliriz? Bir destede koku saçan gül ve yasemin gibi, ikisi de ilâhî marifetin bahçesinde yetişmişlerdir. Bize yakışan ikisinden birini seçmemektir. Onlar kendileri nasıl uygun görürlerse ne emrederlerse ona uyalım!”
Ertesi gün bütün büyükler, dostlar, müritler türbeye ziyaret etmeye gelmişlerdi. Hüsameddin Çelebi Hazretleri çok saygılı bir tavırla Sultan Veled Hazretlerine dedi ki: – “Gözümün nuru şehzadem, bu gün Hazreti Hüdavendigar’ım süflî âlemden gurub ederek ahiret ufuklarında doğdu. Biz bir avuç zayıf yetimi size emanet etti. Gerektir ki, babanızın tahtına oturup terbiye ve şefkat yoluna gidiniz!”
Hazreti Sultan Veled, güzel huyu gereği tam bir edeple açık bir dille şöyle buyurdu: – “Hazreti Hüdavendigar’ım ve babam (r.a.) sağlığında sizi herkesten üstün tutup bütün dostlara imam olmanızı münasip görmüştü. Onun cemalinden mahrum kaldığımız bu gün de imamlık size yakışır!”
Böyle diyerek yerinden kalktı, Çelebi Hazretlerini şeyhlik makamına oturttu. Tam 12 sene kendisini babasının halifesi bildi. Hazret Çelebi de şeyhlik vazifesini terbiye ve şefkatten ayrılmayarak hakkıyla yerine getirdi. Müritlerin yetişmesi için tarikat gereklerini aksatmadı, Hazreti Pir Efendimizin izinden çıkmadı.
Sonunda Hazreti Pir Efendimizin ayrılığının acısı haddi aştı, bu vücut perdesinin ortadan kalkması için dua etti. Çok zorda kalmış olduğundan duasının oku hedefini buldu, duası kabul edilip 684 senesinde sonsuz âleme sefer etmek mutluluğuna erişti, Hazreti Hüdavendigar’ın özel halkasına ulaştı.
———————————————————-
[85] Bu sözü söyleyen büyük şeyhlerden Ebul Vefa Hazretleridir. Bağdatlı diye tanınmış ise de Kürdî’dir. Cenabı Hüsameddin Çelebi Efendimizin büyük atasıdır. Ümmi olduğundan zahir görüşlüler kendisini mahcup etmek için vaaz etmesini istediler. “İnşallah yarın vaaz ederim.” dedi. O gece Resulü Ekrem (s.a.v.) Efendimizi rüyasında gördü; Cenab-ı Hakk’ın Aliym ve Hâkim ismiyle kendisine tecelli eylediğini müjdeleyerek iltifat etti. Ertesi günü kürsüye çıkınca ilk sözü “emseytü kürdiyyen ve esbahtü arabiyyen” oldu. Sonra Kur’an’ın sırlarının hakikatlerini söylemeye başladı. (Mütercim: M.B.H.)
[86] Her şey zamanla olgunlaşır. O yüzden sırların ortaya çıkması için bir süre geçmesi gerek ki, bu müddet içinde feyiz kaynağından faydalanılsın ve tekrar halka dönülüp feyiz verilebilsin. (İmdadullah ve M. Rıza şerhi)
[87] yani senin hamile gibi olan bahtın çocuk gibi olan sırların açılmasını doğurmadıkça süt gibi tatlı olan Mesnevi’nin yazılmasına başlanmadı. (İmdadullah ve Abdülalâ şerhi)
[88] İbrahim Suresi: 7.
[89] Alak Suresi: 7.
[90] Kılıç
Sultan Veled Hazretleri
Mahbupların sultanı, hakikat ülkesinin hükümdarı, Sultan Veled Efendimiz bütün resmi ilimlerde sahili olmayan bir denizdi, maarif ve kudsî hakikatlerde benzersiz bir padişah idi. Kimsenin bilmediği müşkülleri ve karışık rumuzları öyle kolaylıkla çözerdi, hakikatlerin sırrını, ince manaların özünü kesin delillerle o kadar güzel açıklardı ki, âlimler, arifler hayretler içinde kalıp, hayran olurlardı.

Şemseddin Tebrizî Hazretleri, tecelli ve münacat sırasında onun zahmetsizce velayet makamlarının yücelerine erişmesine dua ederdi. Şüphesiz ki, o hakikatler hazinesi, onu kemale ulaştırıp zahiri ve bâtınını tamamen kudsî nurlarla süslemiştir.

96 sene ömür sürdü. Daima Hak müşahedesinde müstağraktı, hakikat levhindeki nakışları basireti ile görerek insanlara anlatırdı. Küçük büyük herkes, onun iki cihanda saadet sofrasından faydalandığından tekkesinden başlarını ayırmazlardı. Etraftan gelen âlimler, müftüler orada toplanır, Veled Hazretleri maariften konuştuğunda kimse ağzını açmaya mecal bulamazdı.

Güneşin külahının ucu gündüzü gösterince,
Muhakkak yıldızlar külahlarını çıkarırlar.

Toplantısına gelen bağrı yanık âşıklar, zevk ve şevkten hayranlık içinde, ilâhî sır denizlerine dalarlardı. Eğer bu söylediklerimize şüphe eden olursa onun Mesnevilerine, gazellerine ve yazılarına baksınlar![91] Gerçi o Hazretin sözleri; vezin ve kafiye kaydıyla yazılmış manzumeleriyle mukayese edilemez. Yine de şiirleri, keşif sahiplerinin makamlarının anahtarıdır, her kısmı tarikat ehlini irşat eder.

O Hazretin öyle bir ahlâkı vardı ki, küçüğe, büyüğe, tanıdığa, yabancıya, havasa ve avama aynı şekilde davranır, güneş gibi gülümserdi. Bu kitabın müellifi onun için der ki: “Ey Allah’ın nazlı mehtabı, nesin sen? Hayret, senin temiz ruhunun nuruyla nice nice can gözü aydınlanır. Senin yüzünün yansımasıyla kudsilerin levhi baştanbaşa aydınlanır. Ey mana güneşi, senin temiz göğsünden yansıyan nurlarla karanlık geceler içinde hidayet yıldızları parlıyor. Onları öyle parlatıyorlar ki, teker teker saymak bile mümkün. Gönlü aydın ariflerin aklından geçmeyen herhangi bir kudsi hayal varsa; o senin gönlünde bütün incelikleriyle tek tek apaçıktır. İnkârcı nerde ise gelsin de; ben ona senin kemalinin yüceliğinden yüzlerce parlak delil göstereyim. Ey hakikatlerin tahtında oturan Şah, ey dinin milletin değeri, âşıkların iki gözü apaçık görüyor; senin bahçendeki arkadaşların “yalnız sana bakıyorlar”[92] Türbende yüzlerce cennet görülüyor. Celalin kapısında ben kim oluyorum da cemalinin vasıflarını açıklamaya kalkıyorum? Ama aşk çekiyor beni; ağzımı nurlandırmak için beni pervane gibi mumumun ışığına getiriyor.”

Hâsılı onun yüksek vasıfları hakkında ne söylense eksik olur. Hazreti Sultan Veled Hazretlerinden dört temiz sülale vücuda geldi. Birincisi Çelebi Arif, ikincisi Çelebi Âbid, üçüncüsü Çelebi Zahid, dördüncüsü Çelebi Vacid’dir. Allah onlardan razı olsun.

Ömrü 96’ya ulaştığında, sağlında bir kırıklık baş gösterdi. Birkaç gün yatakta yattı. Büyük oğlu Arif Çelebi’yi yanına çağırıp kucakladı, yakınlarını ve müritlerini ona emanet etti. Hakk’a kavuşacakları gece, evinden yabancıları çıkarttı. Gece biraz geçince kalkıp oturdu dedi ki: -Hazreti Pir efendimiz ve Şems Hazretleri, bütün evliya gelmiş, beni bekliyorlar. Benim, ölümümden sonra ağlayıp sızlamamak gerek!

Sonra hakikatlerden bahsedip, Allah’ı zikretti. 712 yılı Recep ayının 10. Pazar gecesi sonunda seher vaktine doğru Kuds cennetlerine gitti ve nur perdelerinde örtüldü. “yalnızca kendisine bakanlar”[93] hizmetine hazır oldu. “Ölümsüz gençler” “Maîn çeşmesinden doldurulmuş nur ibriklerini”[94] sundular.

Üç gün üç gece türbenin kubbesinden göğe bir nur yükseldi. Bütün Konya ahalisi büyük küçük hepsi güpegündüz o nuru gördüler, hayran oldular. Hazretin, kaybından dolayı ağlayış, çığlıklarını göklere yükselttiler.

———————————————————

[91] Sultan Veled Hazretleri’nin eserleri: ”Velednâme, İbtidanâme, Rebabnâme, İntihanâme, Mesnevi-i Manevi’, Farsça Divan, Maarif ve Nâfi fil Füru’dur. Dedesi Sultan Veled Hazretleri’nin de “Maarif” adlı eseri vardı.

[92] “Yalnız ona bakan” Saffat Suresi: 48.

[93] Yalnız ona bakan: Sad Suresi: 52.

[94] Vakıa Suresi: 17, 18.

Şemseddin Abid Çelebi Hz.

Arif Çelebi’nin vefatından sonra kardeşi kâmillerin sevgilisi, maarif güneşi Âbid Çelebi şeyh oldu ki, şimdi zamanın imamı odur, bütün müritlerin ve âşıkların gözleri onun cemaliyle aydındır. Bu bahtiyarlığın senelerce sürmesini, onun temiz neticelerinin kıyamete kadar devam etmesini niyaz ederiz. Âmin.

Şemseddin Tebriz-i Hz. (Şems-i Tebrizi)

Ariflerin kutbu, muvahhitlerin övüncü, peygamberlerin varisi Şemseddin Tebrizî Hazretleri kâmil, mükemmel, hal ve söz sahibi, kudsi haremin örtülülerinden, Hak dostlarından öyle bir padişahtır ki, hakikatlerde ve maarifte muhakkikler ona başvururlar, o da keşf ve visal yolunu gösterirdi. Tekellüm ve tekarrübte[70] Musa (a.s.), uzlet ve tecerrüdde[71] İsa (a.s.)meşrebindeydi. Hazreti Mevlânâ zamanına kadar hiç kimse onun halini bilmemişti, şimdiye kadar da hiç kimse onun sırlarının hakikatine vakıf olmamıştır. Kerametlerini daima gizler, tanınmaktan kaçınırdı. Tüccar kıyafetinde dolaşır, ticaret yapardı. Gittiği yerlerde hanlarda kalır, odasının kapısını sıkıca kapatırdı. Odasında hasırdan başka hiçbir eşya bulundurmazdı. Evi Tebriz’deydi. Hazreti Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled Hazretleri onun müridiydi.

Tirit

Anlatılır ki: Şemseddin Tebrizî Hazretleri bir ara Şam’da oturmuştu. Haftada bir gün odasından çıkar, bir kellecinin dükkânına gidip iki pul vererek yağsız kelle suyu isterdi. Onu içip bir hafta boyunca o gıda ile iktifa ederdi. Bir sene bu şekilde yaşadı. Kelleci onun riyazet için, nefsine eziyet vermek amacıyla böyle davrandığını anladı, bir gün güzel bir tirit hazırlayıp önüne koydu. Şems Hazretleri halinin anlaşıldığını fark edip, el yıkama bahanesiyle yemeğe dokunmadan dışarı çıktı ve gitti, şehri terk etti.

Beyden Evliya

Şöyle anlatılmıştır: Bir gün yolda atları ve hizmetkârlarıyla giden bir beyle karşılaştı. Bakışları karşılaşınca, bey atını durdurup uzun süre öylece bekledi, sonra ağlayarak yoluna devam etti. Şems Hazretleri’nin bunun üzerine şöyle dediği duyuldu: “Kullarına nimetleriyle azap eden Hak Teâlâ’yı tenzih ederim”[72] Bu sözünün sebebini sordular şöyle açıkladı: – Bu bey gizli evliyadandır, bu kılıkla halktan örtülü kalıyor. Beni görünce; – “Bu kılıkla tarikat gereklerini yapmakta zorlanıyorum” dedi ve fakir kıyafetinde kulluk etmek için dua etmemi istedi. Ben de buna ettim ama kabul edilmedi ve denildi ki:

- “Onun, velayet nurunu beylik vazifesiyle birlikte sürdürmesi lazımdır!” Bunu görünce ağlayarak gitti. Sultan Veled Hazretleri yazmış olduğu kendi Mesnevi’sinde[73] Şems Hazretleri’nin menkıbelerinden şöyle bahsetmiştir: “Hak âşıklarının üç mertebesi vardır. Hallac-ı Mansur âşıklık makamının ilk mertebesindeydi. Bu mertebelerin ortası büyük, sonuncusu ise en büyüktür. Bu üç mertebenin halleri ve sözleri âlemde ortaya çıktı. Ma’şukların da üç mertebesi vardır ama gizli kalmıştır. Kâmil olan ve vuslata eren âşıklar, ilk derecedeki ma’şukların adını duyarlar ve yüzlerini görmek dilerler. Orta derecedeki ma’şukların adlarına ve izlerine kimse erişememiştir. Son mertebedeki maşuklardan ise kimse bir şey işitmemiştir. Şemseddin Tebrizî Hazretleri en son mertebedeki ma’şukların padişahı idi. Bu yüzden Hazreti Mevlânâ şöyle buyurmuştu:

Tuyur ud duha lâ testatı’ şuâahu
Fekeyfe tuyur ul leyli tetmau en tera
Kuşluk vaktinin kuşları o güneşin ışığına dayanamıyor;
Gece kuşları onu görmeye nasıl heves edebilsin?

Hak Nuru

Yine Sultan Veled Hazretleri’nin Mesnevi’sinde anlatılır: Bir gün Hazreti Pir Efendimiz gayp âleminde bir kutup gördü ki, hepsi de Hakk’a vasıl olmuş dört bin müridi vardı. O kutup çilede oturmuş, Hak Teâlâ’dan erişemediği bir makamı istiyor; – “Yarab, Yarab!” diyordu. Yer, gök, bütün ulvi ve süfli ruhlar onunla birlikte; – “Yarab!” diyorlardı. O sırada Hak nuru; Şems Hazretlerine yansıyor ve – “Lebbeyk lebbeyk!”[74] diyordu. Üç defa tekrar edince Şemseddin Tebrizî Hazretleri dedi ki: – İlâhî, o şeyh “Yarab” diyor, ona “lebbeyk” de! Bunun üzerine Hak nuru derhal o kutba birbiri ardınca şimşek çakar gibi vurdu ve – “Lebbeyk Lebbeyk!” dedi.[75]

Ücret

Anlatılır ki: Şemseddin Tebrizî Hazretleri tecellilere gark olup, tecelliler dayanılmaz bir hal aldığında; o halin üzerinden kalkması için bir işle uğraşmaya girişirdi. Ekseriya tanımadığı kimselerin tarlasını sürmek, hayvanlarını gütmek gibi işlerde gecelere kadar çalışırdı. Ücretini verdikleri zaman; – Borcum var, sizde kalsın, biriksin de hepsini birden ödeyeyim! Diyerek almaz, bir müddet sonra da ayrılıp ortadan kaybolurdu.

Sohbet Arkadaşı

Şemseddin Tebrizî Hazretleri bir defa şöyle münacat etmişti: – İlâhî, senin has kullarından benim sohbetime katlanabilecek bir kimse var mıdır? Bunun üzerine gayp âleminden; – Eğer sohbet arkadaşı istiyorsan, Anadolu tarafına git! Diye işaret olundu. Derhal Anadolu’ya doğru yola çıktı, şehir şehir dolaşarak sohbet arkadaşı aradı. Nihayet bir gece vakti Konya’ya geldi, Pirinççiler hanına indi. Hanın kapısının önünde konukların oturması için karşılıklı sedirler konmuştu. Sabahleyin oraya oturdu. Yakub’un “Ben Yusuf’un kokusunu duyuyorum”[76] dediği gibi koku alıyordu. Hazreti Pir Efendimiz buyurur:

“Hatenli sevgilinin gönül alıcı rayihasını duyuyorum. Ahmedî akik cevherinin pırıltısını görüyorum. İşte Yemen tarafından bana Rahman’ın kokusu geliyor.” Hazreti Hudavendigâr da velayet nuruyla; o maneviyat güneşinin şerefli burca girdiğini bildi. Onu aramak için evden çıkıp o tarafa doğru yürüdü. Yolda halk elini öpmek için etrafına toplanıyor, o da herkesi okşayıp gönüllerini alıyordu. O sırada Şems Hazretleri, Hazreti Mevlânâ’yı gördü, muhabbet nuruyla gayp âleminden işaret olunan zat olduğunu anladı, ama bir şey söylemedi. Hazreti Hudavendigâr geldi, Şems’in karşısındaki sedire oturdu. Bir süre birbirine bakıştılar, kudsi lisanla söyleştiler. Hiç kimse Şems Hazretleri’nin halini ve Hazreti Mevlânâ’nın onun için orada oturduğunu bilmiyordu.

Sual ve Cevap

Bir müddet sonra Şems Hazretleri başını kaldırıp Hazreti Mevlânâ’ya sordu: – Mevlânâ, Allah sana rahmet etsin, Bayezid’den rivayet edilen değişik iki hal için ne dersiniz; Bayezid Hazretleri, Peygamber Efendimizin sünnetlerine uymak hususunda son derece titiz davranırdı. Öyle ki, Peygamber Efendimizin karpuzu nasıl yediklerini bilemediğinden, ömründe karpuz yememişti. Diğer yandan “Şanım ne büyüktür, kendimi tenzih ederim” veya “Cübbemde Allah’tan başka yoktur” sözlerini söylemiş. Hazreti Resulullah (s.a.v.) ise “Bazen kalbim paslanır, onun için günde yetmiş kez istiğfar ederim” buyurmuştur.

Hazreti Mevlânâ şöyle cevap verdi: – Bayezid gerçi kâmil evliyadan, vasıl ariflerden gönül ehli bir zattır. Fakat onu, velayet dairesinde belli bir makama koyup orda bıraktılar, o makamın büyüklüğünü kendisine bildirdiler. O da kendi makamının yüce sıfatını ve ittihad halini anlatmak için böyle konuştu. Resululllah (s.a.s.) Efendimize ise günde yetmiş makam geçirirlerdi, o da eriştikleri makamın yüceliğine şükredip onu sülûkun sonu bilir, ikinci bir dereceye eriştiklerinde ise; bunun evvelkinden daha yüksek olduğunu görürlerdi. Bu sebeple evvelki dereceye ve o makama kanaat etmiş olduklarından istiğfar buyururlardı. Bu söz üzerine, ikisi de sedirden inip birbirine sarılıp kucaklaştılar, sütle şeker gibi karıştılar.

Sohbet

Önce altı ay Şeyh Salahaddin Zerkub’un hücresinde birlikte sohbet ettiler. Öyle ki, kesinlikle bir şey yemediler, içmediler ve beşeri hacette bulunmadılar. Onların yanına Şeyh Salahaddin Hazretlerinden başka kimse giremedi.

Altı ay sonra dışarı çıktılar. Şems Hazretleri, Hazreti Mevlânâ’yı sema yapmaya teşvik etti. Yorumu ve açıklaması çok uzun olan sema’ın hakikatlerini kendisine anlattı. Ondan sonra Hazreti Mevlânâ bütün vakitlerini Şems Hazretleri’nin sohbetinde geçirir oldu, müritleri kendisine hizmet etme şerefinden mahrum kaldılar. Ayrılık gecemize kavuşma sabahı yüz gösterir, uzak kalma yaramıza yakın olma merhemi sürülür ümidiyle uzun müddet tahammül ettiler.

Haset

Ama mümkün olmadı; ayrılık ateşi günden güne arttı ve kıskançlık emareleri baş gösterdi, aşk şevk meşaleleri parladı. “İnsanların göğüslerinde vesvese verir”[77] ayeti gereğince içlerine vesvese ve taassup girdi. Nihayet inkâr kirini de yüze çıkardılar, azgınlığı, edepsizliği aşk saydılar. Gereksiz işlerle uğraştılar, kendi iradelerini şeyhin iradesinden üstün tuttular. Fırsat buldukça Hazreti Şems’in hakkında dedikodu ürettiler. Hatırı kırılır da buradan gider diye kendisine alaycı sözlerle sataştılar. Fakat onun derya gibi gönlü, o diken gibi laflardan incinmedi, aldırmadı, küstahça söz ve davranışlarını aşka hamletti.

Ayrılık

Haddi aştılar. O zaman Şems Hazretleri büyük bir fitne kopacağını anladı, durumun düzelmesi için ansızın, habersizce Şam’a gitti. Şems Hazretleri gidince; Hazreti Mevlânâ bütün müritlerden alâkasını tamamen kesti, yalnız kalmaya başladı. Öyle ki Hazreti Pir’in yakın dostları da o adamların yaptıklarından dolayı Hazreti Pir’den ayrı düştü, bir süre bu dert ve elem için vakitler geçirdiler.

Mektup

Birdenbire bir gün Şam’dan, Hazreti Şems’ten Hazreti Mevlânâ’ya bir mektup geldi, Hazreti Pir sevincinden sema’a başladı. Aşikâne sözler ve şiirler söyledi. Fitneye karışmayan günahsız cemaate iltifat etti, fitneye karışanlara göz ucuyla bile bakmadı. O fitneciler de kendilerine kızıldığını, anladılar tövbe etmeye, istiğfar getirmeye başladılar. Hazreti Hudavendigâr, onların özürlerini kabul etti. Bu durumu Sultan Veled Hazretleri mealen şöyle anlatır:

Hepsi bâgirye ve tövbe dedi vah
Bizi affet bu günahtan ey ilah
Bilmedik kadrini, biz görmemeden
Pîşiva bilmedik ol zatı neden

Tifl-ı rehrev idik etme ta’yib
Yarab et o dil-i pîri tatyip
Ki kabul eyleye bizden i’zar
Affa mazhar ola cürm tekrar

Geldiler yalvararak şeyh önüne
Ki bağışla bizi reddetme yine
Tövbeler ettik aman rahmet et
Bir daha eyler isek la’net et

Şeyhleri böyle görünce hâli
Oldu kinden dil-i pâki hâlî

“Hepsi ağlayarak tövbe ettiler, Cenabı Hak’tan af dileyip şöyle dua ettiler: Yarabbi, kör olduğumuzdan onun kıymetini bilemedik, o hazretin büyüklüğünü tanıyamadık. Çocukluğumuza bağışla, o şeyhin kalbini hoş et de bizim özrümüzü kabul etsin, suçumuzu bu sefer de bağışlasın. Sonra utançla şeyhin huzuruna çıktılar; bizi yine bağışla, reddetme diye yalvardılar. Tövbe ettik, bir daha yapmayacağız, yaparsak bize artık acıma dediler. Hazreti Pir bunların halini görünce kızgınlığı gitti, yumuşadı.”

Davet

Bütün müritler toplanıp Sultan Veled Hazretleri’ne geldiler. Müritlerden bir grupla Şam’a gidip Hazreti Şems’i davet etmesini rica ettiler, yol masrafı olarak birçok altın gümüş verdiler. Hazreti Hudavendigâr şu gazeli yazıp Sultan Veled’le gönderdi.

Bir Hûda hakkı ki ezelde idi
Hay ve dânâ ve kadiri kayyum
Nuru parlattı aşk şem’aların
Oldu tâ sad hezar sır ma’lum

Doldu âlem anın bir emrinden
Aşık ve aşk ve hâkim ve mahkûm
Şemsi Tebrizî’nin tılsımında
Kenz vardır acayib-i mektum

Ki o demden ki sen sefer ettin
Mum gibi tatlılıktanız mahrum
Şem’a- âsâ bütün gece yandık
Âteşi vardır, tatlılık ma’dum

Firkat-i tal’atinle oldu bize
Cism, vîrâne, can da güya bûm
Çek inânı çevir bu cânibe gel
Fil-i ıyşe semiz ola hortum

Bize sensiz sema’ helal değil
Oldu Şeytan gibi tarab mercum
Bir gazel söylenilmedi sensiz
Tâ ki geldi o pür şeref mefhum

Hayli zevk-i sema’-ı nâmen ile
Oldu beş, altı bir gazel manzum
Subh-u nurunla oldu rûşen Şam
O bütün fahr-i Şam ü Ermen ü Rûm

“O ezeli diri olan, her şeyi bilen, kudret sahibi olup yarattıklarının işlerini tedbirden bir an boş kalmayan Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, onun nuru aşk ışıklarını yaktı da yüzbinlerce gizli şey bilindi. Onun bir hükmüyle cihan aşk, aşık, hâkim ve mahkûm ile doldu. Şemsi Tebrizî’nin tılsımlarıyla şaşılacak, eşsiz ve görülmemiş hazineleri gizlendi. And olsun ki, o gün sen gittin; mumun baldan ayrılması gibi ben de tatlılıktan ve tattan ayrıldım. Bütün gece mum gibi yanıyorum, ateşle birlikteyim baldan tattan mahrumum. Cemalinizin ayrılığıyla cismimiz viranedir, canımız ise baykuş gibi inliyor. Artık gidiş dizginini bu tarafa çevir, senin huzurun olmadan sema’ helal değildir. Ayrılık zamanında neşe ve sevinç, şeytan gibi taşa tutuldu. Sensiz geçen günlerde, senin dinlemenin şerefine erişecek tek bir gazel bile söylenmedi. Mektubunu aldım, sevincimden sema’ ettim ve beş altı gazel yazdım. Ey Şam’ın, Ermen’in ve Rum ülkesinin iftiharı! Akşam çağı, sabahın saadet nuruyla aydınlansın artık.”

Konya’ya Dönüş

Sultan Veled, Hazreti Pir’in emri üzerine kalkıp büyük bir şevk ile hazırlandı, Şam’a hareket etti.[78] Şam’a varınca yoldaş müritlere Hazreti Şems’i her yerde aramalarını emretti. Her köşede o ilâhî sırrın cevher hazinesini aradılar. Birkaç gün sonra Hak cemalinin nuruyla kendinden geçmiş bir halde bir köşede buldular. Oranın ahalisinden hiç kimse o Hazretin halini bilmiyordu. Sultan Veled bütün müritlerle birlikte huzuruna geldi, elini öpüp getirdiği altın ve gümüşleri önüne koydu, Hazreti Hudavendigâr’ın selamını söyleyip mektubunu verdi. Şems Hazretleri gülümsedi ve dedi ki: – Bizi altın ve gümüşe aldanır mı sanıyorsunuz? Muhammedî ahlak Mevlânâsı’nın çağırması yeter! Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?

Orada kaldıkları birkaç gün içinde hep sema’ yaptılar. Yolculuk hazırlıklarını tamamlayıp Konya’ya doğru yola çıktılar. Müritlerin hepsi atlara bindiği halde Sultan Veled Hazretleri Hazreti Şems’in atının yanında yürüyordu. Hazreti Şems her ne kadar; – Bahaeddin, binin şu hayvana! Diye buyurduysa da Sultan Veled; – Padişah at üzerinde iken kölesi nasıl at binebilir? Diyerek yürümeye devam etti. Konya’ya varıncaya kadar yaya yürüdü.[79] İşte bu yolculukta her adımda yüzbinlerce müşkülünü çözdü, hiçbir salike nasip olmayan hakikat menzillerini geçti, tehlikeli yerleri aştı, kemal ve vuslat makamlarına erişti.

Kavuşma

Kafilenin Konya’ya yaklaştığı müjdesi Hazreti Mevlânâ’ya ulaşınca, ileri gelenlerle birlikte karşılamaya çıktı. İki hakikat güneşi birbirine kavuştuklarında Şems Hazretleri Sultan Veled’in hizmetlerini teşekkürlerle anlatıp memnuniyetlerini bildirdi ve buraya kadar yaya yürüdüğünü anlattı. Hazreti Mevlânâ, bundan pek memnun oldu, Sultan Veled’in ahlâk ve edebini övdü, ondan sonra ona karşı hep iltifatlı davrandı.

Müritler onların şerefine toplantılar düzenler, her gün birisi davet ederek, bir yere götürürlerdi. Uzun süre bu şekilde ihtilafsız ve huzurlu toplantılarda gece gündüz zevk ve şevk ile sema’lar yapıldı. Hazreti Mevlânâ, Hazreti Şems’e evvelkinden ziyade bağlanıp hürmet ve muhabbeti arttı, birlikte müstağrak sohbetler yaptılar.

Fitne

Epey bir müddet sonra Şems Hazretleri, Hazreti Mevlânâ’nın yetiştirmiş olduğu Kimya adındaki temiz huylu bir kızla evlenmek istediğini bildirdi. Hazreti Mevlânâ memnuniyetle arzusunu yerine getirip nikâhladı. Mevsim kış olduğundan evin kışlık kısmındaki bir sofayı onlar için hazırlattı, oraya yerleşip kışı orada geçirdiler.

Hazreti Hudavendigâr’ın oğlu Çeleb-i Alaaddin, pek edepli bilgili bir genç idi. Anne ve babasının ellerini öpmek için geldiğinde bu sofadan geçerek yanlarına giderdi. Hazreti Şems’in velayet kıskançlığı coştu, birkaç defa öğüt verircesine kendisine dedi ki: – Gözümün nuru, gerçi zahir ve bâtın edebine diyecek yok ama bundan sonra buradan geçerken daha dikkatli olman gerekir.

Alaaddin bu sözlerden alındı, gücendi. Zaten Sultan Veled’e yapılan iltifatlı muamelelerden dolayı üzüntü duyuyordu. Bu sözler de canının sıkılmasını artırdı. Dışarı çıkıp durumu bir bölük cemaate anlattı. Onlar da bunu bir fırsat saydılar içlerindeki öfkeyi göstererek dediler ki: – Şaşılacak şey, yabandan gelmiş bir adam ev sahibinin göz bebeğini kendi evine gelmeye bırakmıyor! Sözün kısası o grup fırsat buldukça Şems Hazretlerini küçümsemekten geri kalmazlar, üzücü davranışlarda bulunmaktan çekinmezlerdi.

Kayboluş

Hazreti Şems, yumuşak huylu olmasından dolayı onların söz ve hareketlerini Hazreti Hudavendigâr’a söylemedi. Ama bir müddet sonra haddi aştıklarında hikâye yoluyla Hazreti Sultan Veled’e işaret edip dedi ki: -Bu sefer bunların yaptıklarından dolayı öyle kaybolacağım ki izimi kimse bulamayacak! Ve birden ortadan kayboldu. Hazreti Hudavendigâr, sabahleyin medreseye gelip Şems Hazretlerini bulamayınca, bulutlar gibi gürleyerek Sultan Veled’in odasına gelip, seslendi:

-Bahaddin, ne uyuyorsun, kalk şeyhini ara! Yine canımız onun rahiyasını alamıyor! Epey bir süre sonra onu arayıp soruşturdu, sonra birden bire cemaatten tamamen yüz çevirdi. Gece gündüz yalnız kalıp o Hazretin hasretiyle gazeller yazmakta bulundu. Sonunda, o vaktin kutbunu incitip oradan gitmesine sebep olanlar cezaya uğradı; Hazreti Mevlânâ onlardan alâkasını kesip mahrum bıraktı.

Çok araştırmalardan sonra Hazreti Mevlânâ yakınlarıyla birlikte Şems’i aramak için Şam’a gittiler. Orada kaldıkları sürece hep onu soruşturdular. Sonunda Konya’ya dönüp yine sema’, hakikatler, tevhid incelikleri müritlerin kalplerini tasfiyesi ile meşgul oldular.[80]

Şeyh Salahaddin Zerkub, şeyh Şemseddin Tebrizî Hazretleri’nin halifelerinden olup velayet nurlarıyla süslü ve evliya içinde seçkin bir zat idi. Şems Hazretleriyle sohbet etmişti. Hazreti Hudavendigâr onu diğer müritlerinden üstün tutarak Şems’in makamına getirdi, onunla sohbet etti.

———————————————————-
[70] Hak’la söyleşme ve Hakk’a yakın olmakta
[71] Yalnız yaşamakta ve dünyayı terkte
[72] Sübhane men yüazzibü ibâdehu bi’l ni’am
[73] Mesnevi-i Ma’nevi
[74] Lebbeyk: buyur!
[75] Bu ibare Ahmet Avni tercümesinde şöyledir: “… Çilede Hak’tan erişilmedik bir hal ve makam niyaz edüp anı temenni ederken ‘Yarab! Yarab!’ der idi., bir hadde kadar ki, ecza-yı zemin ve âsuman ve ervah-ı ulvi ve süfli ana muvafakaten Yarab dediler ve hem o vakitte nur-ı Huda seyri miktarınca Mevlânâ Şemseddin Tebrizî azzmehullau zikrehu Hazretleri’nin gûşuna urur ve Lebbey! Lebbeyk! Der idi. Vaktaki üç defa tekrar eyledi Mevlânâ Şemseddin buyurdu: ‘İlâhî, o şeyh yarab diyor ana lebbeyk de’ bu sözü müteakib derhal gûşuna nur-u mütetabi’ berk urur ve Lebbeyk! Lebbeyk! Der idi. Bahari tercümesinde ise şöyledir: “…O vakitte ise nur-ı Huda – işba’ edercesine- Mevlânâ Şemsi Tebrizî azzemehullahi zikrehu’nun gûş-u mübarekine tâbân oluyor, ‘Lebbeyk lebbeyk’ diyordu. Üç defa tekrar edince Mevlânâ Şemseddin buyurdu ki, ‘İlâhî, o şeyh Yarab diyor, ona lebbeyk de’ Hazretin bu kelamından dolayı derhal nur peyâpey o kutbun gûşuna tâbendaz olup ‘lebbeyk, lebbeyk’ dedi.
[76] Yusuf Suresi: 94.
[77] Nas Suresi.
[78] Sultan Veled Hazretleri “İbtidanâme”sinde Şam’a gidişini şöyle anlatır: “Yorulmadan ovalarda koşuyor, dağları bir saman çöpünden bile önemsiz görüp aşıyordum. Yoldaki dikenler, bana güllük, gülistanlık geliyordu. Bir zahmete karşılık binlerce kâr elde ediyordum. Yazın sıcağı, kışın soğuğu bana şeker gibi geliyor, hurma gibi görünüyordu.”
[79] İbtidanâme’de bu dönüş yolculuğu şöyle anlatılır: “Veled, onun maiyetinde, zorla değil canla, gönülle ve kendi dileğiyle yaya olarak koşmaktaydı. Padişah, ona ‘sen de ata bin, filan yüğrük kırata binerek yol al!’ dediyse de Veled, ey padişahlar padişahı dedi, seninle eşit olmaya kudretim yok. Hem padişah ata binsin hem köle, buna imkân yok. Sen maşuksun, ben aşığım, sen efendimsin, ben kölenim. Hatta sen cansın, ben seninle diriyim. Benim yaya gitmem, senin maiyetinde başımı ayak yapıp yürümem gerek.
[80] Bazıları Şems Hazretleri’nin kayboluşunu katledilerek şehit edilmesine atfediyorlarsa da bu hususta bir belge olmadığı gibi gerek Sultan Veled ve gerek bu kitabın yazarı Ferudun Şipehsalar böyle bir şeyden bahsetmemişlerdir. Bu da zannın doğru olmadığına en büyük delildir. Kayboluşu Hazreti Mevlânâ’nın onu aramak için Şam’a gitmesinden de anlaşılmaktadır. Gerçi Hazreti Şems’in nereye gittiği bilinmemektedir. Fakat Şam’a geldiği, ilk kayboluşunda da mektup yazmadan önce bilinmiyordu. O halde: Hazretin, habersizce başka bir yere gitmiş olduğu mümkün ve Hazreti İsa ve İdris (a.s.) gibi baştanbaşa nur olan kutsal vücudunun gayb göklerine yükselmiş olması da muhtemeldir. Gerçi Hazretin nereye gittiğini ve nasıl kaybolduğunu keşfetmek, Hazreti Mevlânâ gibi büyük bir veli için işten bile değildi. Mesnevi’de “Bu Ayrılık ve Kanlı Ciğer” diye bildirdiği canı gibi sevdiği Şems’ini birden kaybedince, kalbindeki aşk nurları parlamış, iştiyak deryaları coşmuş, bir gölge gibi kalan mükâşefesini kalbinden yakıp götürmüştü. Kendinden geçerek Şems’ini aramaya koştu. Bu hal peygamberlerde de görülmüştür. Nitekim Hazreti Yakup gözünün nuru Yusuf’unun ani ayrılığıyla kalbindeki aşk ateşi birden parlayarak Kenan ilinde Yusuf’unun kuyu içinde olduğunu keşfetmedi de Yusuf’un gömleğini taşıyan kervan Mısır’dan ayrılınca “Ah Yusuf’un kokusunu alıyorum” diye âşıkça sevincini belirtti. Güya Mısır tarafından esen yel, ona Yusuf’un müjdesini getirmişti. Hâlbuki Mısır, kuyunun bulunduğu yerden pek çok daha uzaktı. Fakat o zaman Yakup’un göğsündeki aşk deryası ilk ayrılıkta olduğu kadar coşkun değildi. (Mütercim M.B.H.)

Şeyh Salahaddin Zerkub Konevi Hz

Evliya ve muhakkiklerin efendisi, şeyh Salahaddin Zerkub, Hazreti Mevlânâ’nın müridi ve halifesiydi. Şems Hazretleri’nin sohbetinde bulunanların başıydı, Hüsameddin Çelebi’den önce bütün müritler ona başvururlardı. Zühd, vera, mücahede ve takvada çok ileriydi. İlâhî maarif ve yakin ilimlerini mecaz olarak değil, niyaz yoluyla elde etmişti. Sadakatte en yüksek dereceye ermiş, taşkın bir deniz, kâmil bir fakirdi. Müridi olup elini muhabbetle yapışıp bırakmayan, gönül sahibi kâmillerden olurdu.

Nefsini devamlı olarak kontrol altında tutardı, hacet oldukça ve çok az konuşurdu. Eskiden beri dindar ve güvenilir olarak tanınmıştı. Kuyumculuk yapardı. Hazreti Mevlânâ’ya bağlanıp işini bırakmasının sebebi şudur: Salahaddin Zerkub bir gün her zamanki gibi dükkânında kuyumculukla uğraşıyor, bir altın varağı dövüyordu. O gün Hazreti Mevlânâ’nın çok coşkun ve vecdli bir hali vardı. Birden onun dükkânının önüne geldi. Salahaddin’in çekicinin ahenkli sesinden etkilenip kendinden geçerek sema’ etmeye başladı. Zerkub bu halin çekicin sesinden meydana geldiğini anladı; durmayıp altın varakının boşa gitmesine aldırmadan dövmeye devam etti.

Sonra Hazreti Mevlânâ onu dışarı çağırıp kendisiyle bir süre sohbet etti. Bu sohbetten aldığı feyz ile kalbinin pası silindi, Hazreti Pir’e mürit olup bağlandı. Himmetini kazanarak hidayet buldu, kâmiller zümresine katıldı. Nitekim Hazreti Mevlânâ buyurur:

Kâr-ı zerkubları altın gibi ettin altın
Yüz recül kuvveti var sende Salahaddin Şah

Başka bir gazelinde şöyle buyurdu:

Mıtrıba esrar-ı mârâ bâz gû
Kıssahâ-yı can fezâ râ bâz gû
Mâ dehân ber beste-i imruz ezû
Tu hadîs-i dilküşâ râ bâz gû

Mahzen-i innâ fetahnâ ber küşa
Sırr-ı cân-ı Mustafâ râ bâz gû
Çün Salahaddin salâh-ı cân mast
An salâh-ı cânhâ râ bâz gû

Mıtrıba aç yine esrarımızı
Can-fezâ kıssaları söyle yine
Biz bugün bağladık ondan deheni
Dil-küşa bir haberi söyle yine
Canların hayrı Salahaddin’dir
O şeh-i feyz- eseri söyle yine

“Şarkıcı, bizim sırlarımızı söyle, can tazeleyen öykülerimizi söyle! Biz bugün ağzımızı kapadık; o gönül açıcı sözleri sen söyle! “İnna fetahna”[81] hazinesini aç, Mustafa (s.a.v.) canının sırrını söyle! Salahaddin canımızın iyiliğidir, canımızın iyiliğinin sırrını söyle!”

Mesnevi’de şöyle buyurmuştur: “Adı Salahaddindir, o, yedi kat göğün ve yedi kat yerin kutbudur. Allaha erişmiş kuvvetli bir kâmildir. Onun bakışı taşa kabiliyet verir. Güneşin nuru, onun yüzünün nurundan utanır. Kim onu görse gönül eri olurdu. Hal sahibi, nazlı, mahcup şeyh onu gördü, Onu ebdal veliler içinde seçkin bir veli kılıp ona yöneldi. Ondan başkası yanlış diyerek diğer hepsini bıraktı. Dedi ki: “Hani o din güneşi dediğimiz Şemseddin var ya; işte yine geldi; Niçin uyuyalım da bu hakikat tecellisini tanımayalım, bilmeyelim? Dostlara dedi ki: “Niçin gizleyeyim; benim cihanda hiç kimseden korkum yok! Ey dostlar, benim yanımdan gidin; Sırrıma mazhar olan Salahaddin’e başvurun, o kâmilin etrafında toplanın!”

Hazreti Mevlânâ, Şems-i Tebrizî Hazretleri kaybolduktan sonra Salahaddin’le üzüntüsünü giderir, onun yanında sakinleşip rahatlardı. Nitekim Sultan Veled şöyle der: “Şeyhin, o mahcup, Hak nazlısının karışık halleri, elemleri, dertli söylenmeleri Salahaddin’le sükûnet buldu. İlâhî bir hassa olan Şemseddin Tebrizî, o mana sultanı ile nasılsa Hak nazlısı Şeyh de Salahaddin’le öyle idi. Şekerin sütle karışması gibi birbiriyle ne hoş anlaşıp uyuşmuşlardı. İkisinin de işi birbirine dostlukta halis altın gibi kıymetli, temiz ve parlak oldu.”

Kıskanç kişiler Salahaddin Hazretleri’nin Cenabı Hudavendigâr’la yakınlığını fazla görünce yine kinle hasetle uğraşmaya, düşmanlık göstermeye başladılar. Nihayet kötülüklerinin fazlalığından dolayı o Hazreti cahillikle itham ettiler. Çünkü onun ledünnî ilminden haberleri yoktu. Nasıl ki Hazreti Sultan Veled buyurur:

Yine münkirler ettiler feryad
Yine teşvişe düştü ehl-i fesad
Dediler kurtulup birinden biz
Gözetirdik hulûs ile derimiz

Bu gelen o gidenden oldu beter
O biri nur idi bu nâr u şer
Keşke olsaydı iptidaki yine
Mûnis ü hem refik şeyhimize

Biliriz biz bu âdemi hepimiz
Mektep ve şehirce biriz hep biz
Ne hat ve ilmi var ne de güftar
İndimizde değil o kıymettar

Oldu bir âmi has hassı Huda
Dediler hamlığından ol cühela
Bilmiyorlar ki âlim anlardır
Çeşme-âsâ ilimde o ferdir

İlminin mahreci cihan-ı adem
O kitaptan okur idi Âdem
Bırak artık bu bahsi kâfidir
Evliya medhin etme vâfidir

Kadh et inkârın o müridanın
Vasfın et o ferik-i bîcânın
Sözleri türehat idi cümle
Uykusuz kaldılar bütün gamla

Dedi onlar tuhaf ki Mevlânâ
Bulmamıştır onun gibi dânâ
Gece gündüz anı eder tebcîl
Ehli fazl üzre etmede tafdil

Bir mürid kalkıp etti tanmazlık
Çıkıp onlardan etti gammazlık
Etti o azm-i nezd-i Mevlânâ
Onların sırrını eyledi ifşa

Ki bunu kasteder bütün o güruh
İşlesinler filâna bir mekruh
Duydu bu hali Şeh Selahaddin
Nur-u çeşm-ü çerağ-ı ehl-i yakin

Hande etti dedi o bîçeşman
O güruh-u pelîdi-i bîiman
Bu kadar Hak’tan olmamış âgâh
Emri olmazsa oynamaz bir kâh

Beni kim katle muktedir acaba
Anı emretmemişse Rabb-ı Huda
Rahmetim mahz, yoksa nefham ile
Diri koymam cihanda bir kimse

“İnkârcıların içine yine bir feryat, bir figan düştü, yine fesatçılar birbirine karıştı. Bunlar birbirine diyorlardı ki: “Birinden kurtulduk, bak neye tutulduk? Bu gelen öncekinden de beter. Evvelki nur idi, bu ise kıvılcımdır. Keşke yine önceki, şeyhimize arkadaş olsaydı. Hepimiz bu adamı biliriz. Hepimiz hemşeriyiz, hepimiz bir sofranın adamıyız. Onun ne yazısı var, ne ilmi, ne de sözü. Bizce onun Hazreti Pir ile sohbet etmeye layık bir kıymeti yok.” Ah o avam tabiatlılar hamlıklarından dolayı Cenab-ı Hakk’ın seçkin velisine cahil demişler. Asıl âlimin şeyh Selahaddin olduğunu bilmiyorlar. Çünkü o, âb-ı hayat gibi ledün ilmini içmiştir. Onun ilmi yokluk âleminden ve Hazreti Âdem’in okuduğu Hak kitabındandır. Yeter, artık bu hususta söz söyleme, evliyayı övmekten geri dur da inkârcıların, o ruhsuzların kötülüklerini anlat. Gerçi onlar saçma sözler söylüyorlardı, geceleri üzüntüden uyku uyumuyorlardı. Diyorlardı ki: “Acaba Mevlânâ niçin hiç kimseyi onun gibi arif saymıyor, neden gece gündüz ona eğilerek ikram ve itibar ediyor?” Bir ara içlerinden bir mürit kalktı, alaycı bir tavırla Mevlânâ’nın yanına varıp; “Cemaat, Salahaddin’i öldürüp canına kıymak istiyor!” diye gammazlık etti. Evliyanın gözünün nuru Salahaddin daha sonra bunu duyunca manalı bir şekilde güldü ve şöyle dedi: “o körler, o imansız kaba topluluk, Hakk’ın emri olmayınca bir saman çöpünün bile kımıldamayacağını bilmeyecek kadar Hak’tan gafil! Beni kim öldürmeye, kanıma girmeye, kanıma bulanmaya kalkışabilir? Ben sırf rahmetten ibaretim, eğer öyle olmasam bir nefeste cihanda hiçbir canlı kimse bırakmam!””

Hazreti Hudavendigârın Şeyh Zerkub’a sevgisi o kadardı ki, bir gün maarif sohbetinde Şeyh Salahaddin “hum”[82] kelimesini “hunb” gibi söyledi. Cemaatten birisi dedi ki: – Hudavendigârım, “hum” diyeceği yerde “hunb” diyor! Hazreti Mevlânâ ona şöyle buyurdu: – Edepsiz, senin kadar ben de biliyorum. Salahaddin öyle telaffuz ediyor, ona uymak bana hoş geliyor, doğrusu onun dediği gibidir! Hasetçiler Hazreti Pir’in Zerkub’a karşı bu muhabbetini görünce gıyabında ettikleri dedikodudan pişman olup tövbe ettiler.

Sultan Veled Hazretleri bunu şöyle anlatmıştır: “O cemaatin tövbe ederek ağlamalarını o iki yüce zat duyunca rahmet sazını düzenleyerek af ve keremle süslediler. (affettiler) Tövbeleri kabul edilince üzüntüler gitti, gönüller şenlendi. Şeyh onları affetti, yeniden hepsinden hoşnut kaldı. Bu mutluluğa erince onların on günlük ömrü; bine, belki sonsuza kadar uzadı.) Hazreti Hudavendigâr Şeyh Salahaddin’i çok sevdiği için onunla maddi bir bağ daha kurmak arzusuyla kızını oğlu Sultan Veled’e istedi, böylece hısım da oldular. Hazreti Mevlânâ, Şeyh Salahaddin’le tam on sene sohbet etmiş, bütün müritler ondan dünya ve ahiret için faydalanmıştır.

Şeyh kemale ermiş olduğu halde, kendi iradesi dışında bir gün kalbine bir nakış yazıldı. Kendine geldiğinde bundan dolayı büyük bir ıstırap duydu ve “Rabbimiz, unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma”[83] diyerek şeyhine sığındı. Bu dua, hadisi şerifte buyrulan “Senden sana sığınırım” manasındadır. Cenabı Hakk’ın yardımı Şeyh’e bağlı olduğundan onu bu durumdan kurtardılar, selamet ve emniyete kavuştu. Ama vücuduna zayıflık ve hastalık geldi. Rahatsızlığı uzadı, bu hayattan ahirete göçmek için Hazreti Hudavendigâr’dan yardım istedi. Birçok yalvarmalardan sonra kabul edip üç gün kendisini ziyaret etmedi. Şeyh bundan vefat edeceğini anladı. Sultan Veled Hazretleri bunu şöyle anlatmıştır:

“O dinin iyiliğine hastalık geldi, bedeninde ağrılar arttı, bedeni zayıfladı. Şeyhi vefat etmesine izin vermeyince hastalığı uzadı, inlemesi çoğaldı. Nihayet Hazreti Pir’e “canımı bu beden den soy!” diye yalvardı. Şeyh kabul edip yanından ayrıldı ve kendisinden yüz çevirsin diye birkaç gün ziyaretine gitmedi. Salahaddin o zaman öleceğini anladı.”

Sonra tam hoşnutlukla bu gurur âleminden sürur âlemine göçtü, kalıbını toprağa bırakıp ruh kuşunu meleklerin büyüğü ile uçurarak “Muktedir Melik’in katında”[84] yerleşti. “O arşın tavusu ta arşa gitti, Sada-yı tabl-ı arşîyi çün işitti”

Hazreti Hudavendigâr şeyhin vefatından çok üzüldü, Konya’nın ileri gelenleriyle birlikte saygılı törenlerle cenazeyi yolcu ettiler. Hazreti Pir’in o sırada söylediği bir gazelde şu beyit vardı: “Ey senin hicr-i firakından sema kan ağladı, Hûna müstağrak olup dil akl ile can ağladı”

——————————————————–
[81] Fetih Suresi: 1.
[82] Hum: Farsça küp demektir.
[83] Bakara Suresi: 286.
[84] Kamer Suresi: 55.

Sipahisalar Risalesi 18

Hazret-i Mevlana’nın Vefatı
Rabbi Teâlâ’nın hikmeti; varlık, birbirine zıt dört unsurdan yaratılmıştır; ateş, hava, su ve toprak. Bu dört unsur tabii özellikleri gereğince, kendi asıllarına yönelik olduğundan birbirleriyle çekişme halindedirler. Bazen su galip gelir; ateşin ışığını söndürür, bazen ateşin harareti, nemin kabını yakar. Bazen hava, toprak terkibini parçalar, bazen toprağın kuruluğu bütün terkipleri bozar. Velakin kudsi ruhun feyzi olan ruh, latifliği ve itidali dolayısıyla bunların hepsini dengede tutar.

Fakat o da ulvi âlemden bu süflî haneye inerek eşsiz ve benzersiz Yaratıcıdan, beden bağlılığı yüzünden ayrı kaldığı için daima asıl âlemine dönmek arzusundadır. Bu vücuda Hak iradesi ulaştığında eğer olgunlaşıp saadet sahiplerinden olup kutsal kemâlât kazandıysa “irciî ilâ rabbik”[57] çağrısını işitir. Hemen bu alçak yerden göklerin kubbesine uçarak “Muktedir Hükümdar katında.”[58] Arş kandillerinde yerleşir. Eğer şekavet ehli ise, hayatında tabiatın kölesi ve şehvet esiri olarak ayağını şeriat caddesinden dışarı attıysa; dünya heveslerini ahirete, şeytan hoşnutluğunu Hak rızasına tercih ettiyse, ecel eriştiği gün; Arş cennetlerine uçmak isterse de tabiat arızalarının ziftine bulandığından, kesif cisme alışık olduğundan asıl âlemine yükselemez, onu berzahta bağlı tutarlar.

Akıl sahipleri bilirler ki, insan kendini, vesveselerden ve nefsani endişelerden kurtaramaz. Beşeri kuvvetler tabii ömrün dışına çıkamaz. Eğer bu vücutla dünyada daim kalmak mümkün olsaydı, en dengeli mizaca sahip olan Kâinatın Efendisi (s.a.v.) uzun ömürle herkesin en seçkini olması gerekirdi, kendisi de Cenabı Hak’tan daima ebedi yaşamayı isterlerdi. Lakin marifet nuru ve peygamberlik ilmi ile kesin olarak biliyordu ki, bu vücutla Cenabı Hakk’ın likası[59] mümkün olmaz. Bu kesif beden latifin latifini müşahede etmeye elverişli değildir. Bu beden elbisesi fayda ve zararın ortaya çıkması, hayır ve şerrin seçilmesi için giyilmiş, bu fani âlem beka âleminin tarlası olmuştur. Bu yüzden “Dünya ahiretin ekinliğidir”[60] buyurulmuştur.

Dünya tarlasına cahillik gecesinde her ne ekmişsen, ahiret gününün sabahında o fidanın meyvesini görürsün. Hazreti Pir Mevlana Celaleddin Rumi Efendimiz bu hususta şöyle buyurmuştur:

Dıraht u berk ber âyed zi hâk u iyn gûyed
Ki hâce her çi bekâri tura heman rûyed

Fidanlar, yapraklar, bütün nebatlar topraktan biterken derler ki:
Efendi, ne ekersen senin için o çıkar.

Sonsuz devlet ve saadet kimi kendine çekerse, o, ahireti düşünür ve o yolculuğun azığını hazırlamaktan, iyilikler biriktirmekten geri kalmaz. Bu geçici vücut evinden çıktığında, fani dünyadan bâki âleme göçer. Kendi istediği gibi hazırlanmış bir menzil ve “süslü tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar”[61]) ayeti gereğince düzenlenmiş bir makam görür.

Allah korusun, eğer bu geçici evin sevinçlerine aldanmış, hayvanlar gibi dünya otlağında şaşkınca onun hevesi için uğraşmışsa, yarın Arasat arsasında cehennemin odunu olup sonsuza dek ayağı bağlı “yazıklar olsun bana!” diye feryat eder. İşte bu yüzden peygamberler ve veliler, bu altınla süslü çardağa ve renkli perdelerine iltifat etmemişler, onun şehvet tozunun ayıbını muamele eteklerine bulaştırmamışlardır. Cenabı Hak’tan ancak yokluk ve ebedi yurt yolculuğunu istemişler, insanları da buna özendirmeye çalışmışlardır.

Nitekim Hazreti Pir Efendimiz ölüm sırlarını açıklarken hoş deliller ve renkli misallerle onun acılığını bütün âşıklara tatlı göstermiş ve ölüm korkusundan güven vermiştir. “Ey bu dar kafesten uçan, sen yol gereçlerini göğün üstüne yücelttin; bundan sonra taze bir dirilik gör. Bu başıboş yaşamak nereye kadar? Ölüm hayattır, hayat ölümdür. Kâfir bunun tersine inanır. Eğer beden evini, O kırarsa sakın inleme. Kesin olarak bil ki, zindandasın sen!”

Diğer bir gazelinde de şu mealde buyurmuştur. “Ey benim canım, toprak perdenin içinde gizli bir zevk ve mutluluk vardır. Gayb perdesi ardında yüzlerce Kenanlı Yusuf gizlidir.”

Diğer bir gazelde Hz. Mevlana şöyle buyurur: “Hak Teâlâ’dan şeker gibi “Gel!” hitabı gelince nasıl olur da can oraya uçmaz.”

Diğer bir gazelde de şöyle buyurdu: “Sen Zülfikar gibisin, vücudun tahtadan yapılmış bir kındır. O kının kırılmasından gönlün niçin kırılır?”

Başka bir gazelde şöyle buyurur: “Bu câmımı ger kırsa ben gam yemem ondan hiç. Koynunda o sâkinin bir başka kadeh vardır” (Eğer bu kadehim kırılırsa üzülmem, zira bu sâkinin koltuğu altında başka bir kadeh vardır.)

Başka bir gazelde de şöyle buyurur: “Kendime hasmım, bizi katleyleyendir dostumuz, Gark-ı deryayız bizi emvac-ı derya öldürür” (Kendimizin düşmanıyız; bizi dostumuz öldürüyor. Denize düşmüşüz; bizi dalga öldürüyor.)

Diğer bir gazelinde şöyle buyurmuştur: “Gerçeklerden haberdar olarak ölen âşıklar, sevgilinin huzurunda ağızları tatlanarak, ölürler, şeker gibi erirler. Elest gününde âb-ı hayat içenler, elbette bir başka tarzda ölürler. Onlar letafette melekleri de geçmişlerdir, artık insanlar gibi ölmek uzaktır onlardan. Sevgide derlenip toplananlar, şu insan kalabalığı gibi ölmezler. Sen sanır mısın ki, aslanlar da köpekler gibi kapı dışında can verir? Âşıklar yolculukta öldüler mi can padişahı karşılar onları. Âşıklar can gözünü açarlar, başkalarıysa kör ve sağır ölürler. Hepsi de o ay yüzlünün ayağı ucunda ölürler de güneş gibi doğup parlarlar. Birbirlerinin canı kesilen âşıklar, birbirlerinin aşkıyla ölürler. Hepsi, de tek bir inciye benzer. Onlar ana baba kucağında ölmezler. Âşıklar gökyüzüne uçarlar, münkirlerse cehennemin dibinde can verirler. Geceleri korkudan uyumayanlar, korkusuz tehlikesiz ölürler. Fakat burada ota tapanlar, öküz kesilirler, eşekcesine ölürler. Bu gün o bakışı arayanlarsa o bakışa karşı neşeli bir halde gülerek can bağışlarlar. Padişah onları lütuf kucağına alır. Öyle hor ve önemsiz bir halde ölmez onlar. Bunu da hani ölürlerse diye söyledim, yoksa ölüm onlardan uzaktır.”

Diğer bir gazelinde şöyle buyurmuştur: “Ölen kimselerin düşmanları sevinir. Ben öldüğümde ise düşmanlarım kör olur, vesselam.”

Diğer bir gazelinde şöyle buyurmuştur: “Selâ çağrısı gelince, biz kapıdan oynayarak gireriz.”

Hazreti Pir Efendimizin ölüm hakkında söyledikleri bu gibi sözlere hayret ediyorum. Ondan evvel kimse böyle söylemediği gibi ondan sonra da böyle sözler söyleyen gelmez. Hazreti Pir Efendimizin ruhu “Her şey aslına geri döner” hadisi gereğince kuds âlemine uçmaya yakın olunca, Konya şehrinde kırk kadar deprem oldu. Halk bundan ötürü perişan olup Hazreti Pir Efendimizin huzuruna geldiler. Bu musibetin sebebini sorup bu belanın kalkması için dua istediler. Hazreti Pir Efendimiz şöyle buyurdu: – Gönlünüzü dağıtmayın, yer acıkmıştır; yağlı bir lokma istiyor, yakında muradına erecek, o zaman bu musibet üzerinizden kalkar!

Bu sıralarda şu mealde bir gazel buyurdular: “Bu kadar sevgiyle, bu kadar merhametle yine de kızgınsın, fakat ben gönül vermedeyim sana. Bütün can sırçalarını, “beni göremesin”[62] sözüyle kırıp geçirmedesin. Dünya yurdu deprem içinde, çünkü evden eşya taşıyorsun. Yüzbinlerce hasta, senin yüzünden ağlayıp inlemede. Sen de bilirsin ki, sensiz yaşayamaz onlar. Dünya gece gibi, sense bir güneşsin. Halk tamamıyla suretten ibaret, sense cansın. Kazanca, gama, emellere düşmüşler, candan gafletteler amma yine de can yerinden oynadı mı feryada koyulurlar. Güneş tutuldu mu; ne geçim kalır, ne neşe. Sağken, varken kimse onu hatıra getirmez. Fakat bir gizlendi mi, evyahlar olsun neler olur neler! Ey meclisin neşesi, parlaklığı, ey pazarın canı, hayatı, ey evin de tatlılığı, dükkânın da! Sus, çünkü söz, muallakta duran manalar denizine bir perdedir.”

O birkaç gün içinde Hazreti Hüdavendigar efendimiz kırmızı bir ferace giyerek şu mealde bir gazel söylediler:

Rov ser binih be bâlin tenha mera reha kun
Terk-i men-i harâb-ı şeb-gerd-i mübtela kun…

Git yastığa başın koy, yalnız bırak beni sen
Ben mestî hal sihrinde terk-i ibtila et

Biz mevc-i aşkız ey yâr, şebden nehara tenha
İster gelip kerem kıl, ister gidip cefa et

Sultan-ı hub-rûyan mecbur değil vefaya
Ey zerd-i rûy-i âşık, sen sabredip vefa et

Mevtin sivası derttir, yoktur o derde derman
İmdi ne söyleyem ben, o derde sen deva et

Dün gece kûy-ı aşkta, bir pîr-i hâbda gördüm
Başıyla remzeder ki nezdimde ahz-ı ca et

Ger varsa yolda ejder aşk oldu zümrüd-âsâ
O zümrüdün şuaından def’i ejdeha et

El verdi bîhûdum ben, ger sen hüner-fezasın
Bahseyle Bu Alîden tezkîr-i Bu Alâ et

Yürü başını yastığa koy, yat. Bırak beni, vazgeç şu geceleri sabahlara kadar dolaşıp duran yanmış yakılmış mübtelâdan. Biz geceleri sabahlara kadar yalnız başına sevda dalgalarıyla inler dururuz. Buna alışığız; sen istersen gel, istersen yalnız bırak ayrılığınla cefa et! Güzeller padişahı sözünde durmak gibi bir şarta bağlı değildir. Ey yüzü sararmış âşık, sen sabrederek sözünde dur! Göğsümde senden dolayı bir dert var ki, onun ölümden başka devası yoktur; ben sana nasıl derdime deva ol diyeyim? Dün gece aşk köyünde bir ihtiyar gördüm; başıyla, ‘bizim tarafa gel!’ diye işaret ediyordu. Eğer yolda bir ejderha varsa zümrüt gibi bir de aşk vardır. İşte o aşk zümrüdünün parlaklığıyla ejderhayı kov![63] Yeter ben kendimde değilim, eğer sen hüner sahibiysen Ebu Ali Sina’nın tarihini anlat, Eb’ul Ala Maarri’nin tembihinden bahset.

Bu halden sonra sağlıklarında biraz kırgınlık oldu. Bütün ileri gelenler sabah akşam geçmiş olsun ziyareti için huzuruna geliyorlardı. Dönemin Calinus’u[64] sayılan en hünerli hekimi Ekmeleddin ve Gazanferî, tedavi için uğraşıyorlardı. Bunların ikisi de Hazreti Mevlânâ’nın nabzını tutarlar, sonra gidip tıp kitaplarını incelerler, hastalığına teşhis koymağa çalışırlardı. Sonra yine nabzını muayene ederler, bu defa başka bir hastalık bulurlardı.

Birkaç gün böyle oldu, nihayet hastalığını teşhisten âciz kaldılar ve kendi halini bildirmesini rica ettiler. Ama Hazreti Mevlânâ cevap vermedi, o zaman anladılar ki, iş başka türlüdür, Hazreti Pir Efendimiz öbür âleme gitmek istemektedir. Bunun üzerine kendilerini tutamadılar, hasret gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı.

Nihayet 672 Hicri senenin cemaziyülahır ayının 5. pazar günü, kış mevsiminin başlarında güneş batarken, o maarif güneşi kudsî âlemin batısına gurup etti.[65] Halkın her kesiminden, zengin fakir, tanıdık tanımadık, Hristiyan, mü’min herkesten bir feryat koptu. Elbiseler yırtıldı, başlara toprak saçıldı, ağlama ve inlemelerden kapılar, pencereler titredi, kanlı gözyaşları seller gibi aktı. Nerde gönlü yanık bir âşık varsa, acı ve gözyaşları içinde şu mealde beyitler okurdu:

Gurub etti zemine mihr-i eflâk
Nasıl ki saçmayam ben başıma hâk

Baharın kekliği uçtu çimenden
Sehab-âsâ niçün yaş dökmeyem ben

Yazık söndü çerağ-ı âlem-efruz
Niçün şeb olmasın şimdi bana rûz

O göklerin güneşi toprak örtüsünde gizlendi, ben nasıl başıma toprak dökmeyeyim? O hakikat baharının kekliği fena çimeninden uçtu; ben nasıl bulutlar gibi gözyaşlarıyla coşup, ağlayıp inlemelerle bağrışmayayım. O âlemi aydınlatan parlak hidayet meşalesi söndü; nasıl olur da böyle bir günde benim gündüzüm gece olmaz?

O gece Hazreti Pir Efendimizin teçhizi ve kefenlenmesi işleri hazırlandı. Ertesi gün sabahleyin mübarek naaşlarını kaldırdılar. Âşıklar, bağrı yanıklar saf saf, bölük bölük ağlayış ve inleyişlerle cenazenin önünden arkasından yürüdüler. Konya’nın ileri gelenleri ve bütün ahalisi toplanıp bu üzüntüye katıldılar, sırayla her mahalleye, her pazara götürüyorlar, saray görevlileri kılıç ve sopalarla halkın hücumunu savmaya çalışıyorlardı. Büyük bir kalabalıkla ancak akşam namazına yakın musallaya ulaşabildiler. Âdet üzere muarrif yani tarif edici kişi, öne çıktı ve Şeyh Sadreddin Konevi Hazretlerine;

- Melik’ül meşayih, buyurun! Dedi. Hekim Ekmeleddin bunun üzerine seslendi; – Muarrif, edebe riayet et! Hakiki melik’ül meşayih[66] Hazreti Mevlânâ idi, ahirete göç etti! Dedi. Şeyh Sadreddin namazı kıldırmak için öne gelince, bir nara atıp kendinden geçti. Kadı Sıraceddin öne gelip namazı kıldırdı.

Şeyh Sadreddin Hazretlerinden niçin nara attığını sorduklarında şöyle cevap verdi: – Namaz kıldırmak için ilerlediğimde kalabalık bir melek topluluğu gördüm; saf bağlayıp namaz ve ziyaretle meşgul oluyorlardı. Onların heybetinden kendimi kaybettim. Kırk gün kadar büyük küçük bütün halk türbeyi ziyarete geldiler. Sultan Veled Hazretleri kendi nâmesinin başında[67] manzum olarak mealen bunu şöyle anlatır:

“Hicretin 672. senesi cemâdil âhirinin 5. günü o yüce padişah göç etti. O zaman sonbahar öyle yaralayıcı oldu ki, gökler yas tutup ağlayıp inledi. Şehirde ne kadar halk varsa küçük büyük hepsi ah edip ağlaştılar. Rumlardan, Türklerden bütün köylüler onun üzüntüsüyle yakalarını yırttılar. Hepsi cenazesinde bulundu. Bunlar bir menfaat için değil, ona duydukları aşk ve muhabbet için gelmişlerdi. Ne kadar nurlu, temiz ve sadakatli idi. Her topluluk, her millet ona âşıktır.

Hıristiyanlar onu mâbud yaparlardı, Yahudi’ler onu Hûd peygamber gibi temiz ve güzel görürlerdi. Hıristiyanlar; bizim İsa’mız odur, Yahudiler; bizim Musa’mız odur, derlerdi. Müslümanlar ona Resulullah’ın nuru ve sırrı derlerdi. O hakikatlerin büyük deniziydi. Ondan ayrılmanın üzüntüsüyle bunların hepsi yakalarını yırttı, yüreklerinin yangınıyla başlarına toprak koydular. Bu hüzün kırk gün sürdü. Bu süre içinde bu ayrılık elemi hiç dinmedi. O yas tutanlar kırk gün sonra evlerine döndüler, fakat hep bunu konuşurlar, gece gündüz derlerdi ki; ah o ilâhî hazine toprağın altına gizlendi.”

Büyük edebiyatçı Bedreddin Yahya bu sırada şu iki beyti söylemiştir:

Hangi göz ki gamı hicrin ile nemnâk değil
Hangi bir cîb ki matemle acep çâk değil

Vechine and içerim ki bu zemin üstünden
Senden âlâsı defîn-i şikem-i hâk değil

Ey bizim canımız, sultanımız, senin gamınla ağlamayan bir göz, senin mateminle yırtılmayan bir yaka, bir sine kalmamıştır. Hakikat didarının aynası olan cemaline yemin ederim ki, toprağın içine senden daha iyi birisi girmemiştir.

Âşıklardan biri o günlerde dert içinde hep şu iki beyti okuyordu; “Ecel dikeni senin mübarek ayağına battığı gün ne olurdu feleğin eli benim başıma helâk kılıcı vursaydı da böyle bir günde gözüm cihanı sensiz görmeseydi. Ah mukaddes toprağının başı ucunda duran şimdi bu benim öyle mi? Yazık yazık, toprak başıma olsun benim!” “Ey toprak, gönlümün derdinden söylemiyorum; bu gün ecel sana bir inci verdi, ne çeşit bir inciyi gizlemedesin? Âlemin tuzak kurup gönlünü avlayan dilber, tuzağa düşmüş. Bütün halkın gönlünü alan, şimdi senin kucağında uyumakta…”

————————————————————-
[57] Fecr Suresi: 28. “Rabbine geri dön
[58] Kamer Suresi: 55.
[59] Lika: kavuşma, görüşme
[60] Hadisi şerif
[61] Vâkıa Suresi: 16.
[62] Lenterânî: beni göremezsin: A’raf Suresi: 143.
[63] Yılan ve ejderha zümrütten korkup kaçarlarmış. Zümrüdü gören yılanın kör olacağı söylenir.
[64] Eski Yunanlı meşhur hekim.
[65] “mağrib-i âlem-i kudse gurub eyledi.”
[66] Şeyhlerin padişahı
[67] Velednâme, İbtidanâme, Rebabnâme, İntihanâme adlı eserleri vardır.

Sipahisalar Risalesi 17

Mucizeler Peygamberlerin fiilleri ve sünnetlerindendir. Keramet ise evliyanın eserlerindendir. Bu ikisinin arasındaki fark şudur: keramet evliyanın bâtın nurlarının sıfatıdır, mucize ise bir şeyin yoktan var olması, mahiyetinin değişmesidir. Marifet sahiplerinden bazısı demiştir ki: “Keramet evliyaya, mucizeler peygamberlere mahsustur. Mucizeler peygamberlik davasına dayanır, onun doğruluğunun delili olarak gösterilir. Keramet ise evliyanın fiilde kuvvetlerini, ihtiyaca yettiklerini, olağanüstü bir şey ortaya koymakta Hak’la beraber olduklarını gösterir.”

Keramet bir iddiaya dayanmaz, zira icabete çağrıdır. Bilmelidir ki, kerametler yolun başındakilerin işlerindendir. Kâmiller keramet göstermekten çekinir, onunla meşgul olmaktan utanırlar. Cüneyd Bağdadi’ye dediler ki: – “Filan kişi Şat nehri üzerine seccadesini yaymış namaz kılıyor, havada uçuyor…” Şeyh şöyle buyurdu: – “Yazık o oyuncakla oynamış, bulunduğu makamla yetinip, ileri gidememiş.” Sonra onu çağırtıp irşat eyledi ve bu halden vazgeçirdi.

Hakk’ı aramayan, küçük şeyler peşinde koşan zahir ehlinden bazıları, kâmilleri kendi akıllarına göre ölçüp değerlendirirler. Onların olağanüstü ve kıyaslanmaktan öte söz ve fillerine suizanda bulunup inkâr ederler. Hazreti Pir Efendimiz buyurur:

Bir göründü onlara hep enbiya
Sandılar onlar gibidir evliya
İşte derler biz beşer onlar beşer
Biz gibi onlar uyur hem yer içer

Körlüğünden bilmedi onlar bunu
Ortada fark-ı azîm olduğunu
Yer biri amma olur buhl u hased
Diğeri yer de olur nûr-u Ahad

Evliyâyı kendine tutma nazîr
Gerçi bir imlâda vâki şîr ü şîr

O inkârcı muhalifler, peygamberlerle bir olduklarını iddia ederek isyan bayrağı açtılar. O akılsızlar, peygamberleri de kendileri gibi sandılar da dediler ki, Onlar da biz de beşeriz, onlar da bizim gibi yiyip içmeğe muhtaçtır. Hâlbuki o ahmaklar, içlerinin körlüğünden ötürü aradaki sonsuz farkı bilmediler. Gerçekten ikisi de yer, içer, ama bu yer; onun yediği pintilik ve haset olur, öteki yer; onun yediği bütün ilâhî nur ve sonsuz feyiz olur. Temiz kalpli olan Hak seçkinlerinin işlerini, kendininkine kıyas etme. Aslan manasına olan “şir” kelimesiyle, süt anlamındaki “şir” kelimesi yazılışta birbirine benzer. Fakat sütle aslan arasında ne kadar fark vardır?

Peygamberleri ve evliyayı inkâr edenler şekavet ehlidir, cehennemliktir, azap görmeyi hak etmişlerdir. Hak Teâlâ evliyasını çok sevdiği için inkârcıları evliyasıyla meşgul etmek ister, yalnızca bu suretle onları kurtarıp cennetlik eder. İnançlarının artması ve cennetlik olmaları için kâmillerden kerametler ortaya çıkarır. Bunun üzerine inkârcılar imanlarını kuvvetlendirip kurtulanlardan olurlar.

Bir mümin tam bir inançla yüzünü kâmillere çevirip bütün ömrünü onların sevgisine sarf etse, gönül ehli olanların en yüksek derecesine ulaşır ki, bu şaşılacak bir şey değildir. Nitekim Hazreti Pir Efendimiz buyururlar: “Ben, cömertliğimden, yabancılara bile kurtarıcı olduğum halde; Has dostlarımdan lütfumu nasıl esirgerim?”

Hazreti Mevlânâ Efendimizin bütün sözleri, fiilleri, hareket ve hareketsizliği baştanbaşa keramettir. Onun zahirî de bâtını da herkesçe, bütün insan ve cinler tarafından beğenilip övülmüştür. Nitekim buyurur:

Beden evim neden halkın secde yeri oldu;
Çünkü kapı ve duvarında hep o vardır.